100 YIL ÖNCE: ALMANYA’DA DEVRİM

BEŞ DEVRİMCİ YILIN DERSLERİ ÜZERİNE

Devrimler geçmişte kalan şeyler değildir. 2008/09’daki büyük dünya ekonomik krizinin ardından, Sozialistische Alternative (SAV, CWI Almanya çev.)‘de bir “devrim ve karşı devrim dönemi” olarak adlandırdığımız kitle hareketleri ve toplumsal kutuplaşma ortaya çıktı.

Sascha STANİCİC, Kasım 2018

Mısır ve Tunus’ta diktatörlüklerin devrilmesi ile Mısır’daki Sisi rejimi ve Suriye’de iç savaşı biçimindeki karşı devrimler de dahil olmak üzere Arap Baharı olarak tabir edilen [toplumsal gelişmeler] bu sürecin parçasıydı. Ama aynı zamanda Türkiye’deki Gezi protestoları, Katalan bağımsızlığı bağlamında ortaya çıkan devrimci kriz, Yunanistan’da SYRIZA’nın iktidara gelmesine ve yine onun işçi sınıfına ihanet ettiği süreci meydana getiren kitlesel protestolar işçi sınıfının bir kesiminin ve gençliğin kapitalizmin çıkmaz sokağından bir çıkış arayışının dışavurumuydu.

Bugün, dünya, on yıl önceki krizin etkisinden daha büyük bir etki yaratabilecek bir yeni ekonomik bir çöküntüyle karşı karşıya. Daha şimdiden, şirketler ve devletlerin arasındaki uluslararası rekabetin keskinleştiğini, artmakta olan korumacı önlemleri ve bu rekabetin kendini giderek artan oranda askeri çatışma ve savaşlarla ifade etme eğilimlerini görüyoruz. Sermaye ve onun uyumlu hükümetleri, her krizi kitlelerin omuzlarına yüklemeye çalışır. Çalışanlar, yıllar boyunca reel ücret kayıpları, esnekleştirme ve iş stresinin büyümesinden sonra bir de yeni krizden etkilenecekler. Ücretler ve maaşlar üzerindeki baskı artmaya ve çalışan yoksul sayısı yükselemeye devam edecek. Bu, radikalleşmeye, sınıf mücadelesine ve evet, devrime de bir reçetedir!

Kitleler belirleyicidir

Peki, ama bir devrim nedir? Lenin’in yanında, Rus Ekim Devriminin en önemli lideri Leon Trotski (Troçki, çev.) bir devrimin en belirleyici özelliğinin kitlelerin tarih sahnesine çıkıp kaderlerini kendi ellerine almaları olduğunu ifade eder. Kuşkusuz buna, kitlelerin bu siyasi ve toplumsal olaylara doğrudan dahil olmasının, yalnızca şu ya da bu reform talebine değil bilakis [toplumsal] ilişkilerin kökten değiştirilmesi hedefine bağlı olduğunu da eklemek gerekir -ki bu tür [reform] talepleri çoğu kez devrimlere ivme kazandırabilirler. Çünkü açlığın bitmesi, iş güvencesi, bir savaşın bitmesi veya buna benzer taleplerin mevcut koşullar altında artık karşılanamayacağı anlaşıldığında, bu tür talepler devrimci bir patlayıcı güç olma yönünde gelişir ve mevcut koşulları sorgulatır. Rusya’da 1917’de kitlelerin sloganı “toprak, barış, ekmek” iken ve ne çarın, ne de çarın ardından hiç te devrimci olamayan “Sosyal Devrimci“ Kerenski’nin geçici hükümetinin bu talepleri yerine getirmediği ya da getirmek istemediği belli olduğunda, artık Rus devrimci Marksistlerinin, Bolşeviklerin zamanı gelmişti. Lenin bir keresinde, yönetenlerin artık eskisi gibi yönetemediği ve kitlelerin eskisi gibi yaşamaya devam etmek istemedikleri zaman devrimlerin ortaya çıktığını söylemişti. Kapitalizmin böyle zamanları tekrar geri getirmekte olduğu şimdiden görülüyor.

Geleceği hazırlamak

Bu tür gelecek öngörülerinin arka planından yola çıkılarak, geçmişteki ve başarısız devrimlerin incelenmesi akademik bir nitelik taşımaz, bilakis geleceğe hazırlık olarak anlaşılmalıdır. Devrimler, kimsenin Lenin ve Trotski kadar açık ortaya koyamadığı belirli yasalara sahiptir. Mesele tarihten ders çıkarmaktır. Bu yüzden dünyayı değiştirmek ve kapitalizmi yok etmek isteyen herkesin devrimler tarihiyle derinden ilgilenmesi – hem başarılı hem de başarısız olanlarıyla- önemlidir.

1918’den başlayıp 1923’e yılına uzanan beş yıl boyunca gelişen Alman Devrimi, barındırdığı dersler bakımından özellikle zengindir. 1918 Kasım ve Ekim 1923 arasında, Alman işçi sınıfı, kapitalistlerin ve generallerin gücünü kırıp demokratik bir işçi sınıfı devleti kurmak için birçok kez fırsat yakaladılar. Alman devriminin, gelişmiş kapitalist ülkelerinden birininkiyle ilgili olması onu özellikle önemli kılıyor. Güçlü bir işçi sınıfının, fakat aynı zamanda güçlü bir kapitalist sınıfın da bulunduğu bir ülke…

Devletin rolü

Diğer taraftan, tarihten devrimin karşıtları da ders çıkarır. Alman Kasım Devrimi’nin seyri buna da bir örnektir. O zaman SPD ve Alman Genelkurmayındaki karşı-devrimciler, bir yıl önceki muzaffer sosyalist Ekim Devrimi’nden birçok yönden, Alman Marksist devrimcileri Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un çıkarması gerekenden daha fazla ders çıkarmışlardı. Bunlar, devrimi özellikle de içeriden bozmak zorunda olduklarını kavradılar. Bu görevi, Ebert, Noske ve Scheidemann yönetimindeki SPD liderliği üzerine aldı. İşçi ve özellikle de asker konseylerine (sovyet, çev.) kendi mensuplarını katarak, orada sosyalizmin zaferinin, ekonominin toplumsallaştırılmasının ve halkın egemenliğinin artık elde etilmiş olduğunu propagandasını yapıp konseylerin daha 1918’in Aralık ayında iktidardan vazgeçmelerini ve felce uğramalarını sağladılar. SPD aynı zamanda, devlet aygıtında gerçekte hemen hemen hiçbir şeyin değişmemesini sağladı. Theodor Plivier, Kasım Devrimi üzerine yazdığı mükemmel belgesel romanının adını “Kayzer Gitti, Generaller Kaldı” koymuştu. Buna eklenecek tek şey, bakanların, devlet müsteşarlarının, belediye başkanlarının, polis şeflerinin ve fabrika sahiplerinin de çoğunlukla kaldığıydı. Marks’ın 1871 Paris Komünü’nün deneyimlerinden çıkardığı ve 1917’de Rus devrimcileri tarafından dikkate alınan belirleyici ders, işçi sınıfının, kapitalist devlet aygıtını ele geçiriverip öylece kendisi için kullanamayacağı, bilakis bunu hemen kendi devlet aygıtıyla değiştirmesi gerektiğiydi. Demokratik olarak seçilmiş işçi, asker ve köylü konseyleri Rusya’da bu yeni devletin şeklini oluşturmuşlardı ve Almanya’da dabunu yapabilirlerdi. Ancak konseylerde bu tarihi göreve yönelik bilinç baskın gelmedi, özellikle de bu bilince sahip, onu yaymaya çalışan devrimci güçlerin zayıf ve kötü örgütlenmiş olmalarından dolayı.

Ve SPD ile kapitalist sınıf, Lenin,Trotski ve Bolşevik Partinin, Rusya işçi ve asker sovyetlerinin gücü ele geçirmede oynadıkları rolden devrimin başını koparılması gerektiği sonucuna vararak Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Leo Jogiches’ı öldürttüler. Henüz gençolan Almanya Komünist Partisi (KPD) kelimenin gerçek manasıyla başsız kalmıştı.

Fakat buna rağmen, Almanya işçisınıfı, bunu ve diğer birçok aksaklığı giderdi, mücadele içinde biri öldürüldüğünde ya da hapse atıldığında yeri dolduruyordu ve KPD, 1920’lerin ikinci yarısında, Komünist Enternasyonalin üye partilerinin Stalinleştirmesine kurban gitmeden önce devrimci, Marksist bir kitle partisi yönünde gelişti. AlmanyaBağımsız Sosyal Demokrat Partisi’nin (USPD, (SPD’den kopmuş parti, çev.) 1920 Ekim’indeki kongresinde 236’ya 156 oyla parti delegelerinin çoğunluğunun aldığı Komünist Enternasyonal’e katılma, dolayısıyla da KPD ile birleşme kararıyla, KPDbir kitle partisi oldu. Yani bu kararla KPD 450 bin üyeli bir parti haline geldi, fakat USPD‘nin üyelerinin çoğunluğu bu karara uymayarak eski reformist Çoğunluk-SPD’sine geri dönmüşlerdi. Bu da USPD gibi merkezci partilerin karakterini göz önüne seriyor: Reformist ve devrimci politikalar arasında salınırlar; lafta devrimci, pratikte reformisttirler. Fakat sınıf mücadelesinin deneyimlerinin zemininde devrimciler, ortak mücadele için önerilerde bulunarak bu partilerin üyelerini ve aktivistlerini etkilediklerinde bunlar devrimci yönde de gelişebilirler.

Genç KPD, 1923 sonbaharına gelindiğinde, ilk ve bir kez Alman işçi sınıfının çoğunluğun desteğini alan bir parti olacaktı. Bu yüksek devrimci mayalanma ve devasa grev hareketleri yılında KPD, işçi sınıfındaki havayı hafife alıp tereddüt ederek, mücadele eden işçilere önderlik yapmadığı için iktidarı ele geçirme fırsatını kaçırdı.

Liderliğin önemi

Liderlik belirleyici bir sözcük. Muzaffer Rus Devrimi ile başarısız Alman Devrimi arasındaki en önemli fark, Bolşevik Parti ve Lenin, Trotski ile Rusya’daki diğerleri gibi önderlerin varlığı ve politik olgunluğu ile Almanya’da böyle bir partinin yoksunluğu, dolayısıyla da KPD’nin politik hamlığında yatmaktadır.

Lenin, Rusya’da uzun yıllar boyunca iyi eğitimli Marksist aktivistlerin devrimci örgütünü inşa etmişken, Almanya’da devrimin başlangıcında devrimci Marksistlerin sadece gevşek bağlantıları ve esasen de Spartakusbund vardı. Ne kolektif bir disiplin, açık bir strateji, ne gerçek bir programatik görüş birliği; sadece Marksist eğitimli ve işletmelerde sağlam örgütlenmiş az sayıda üyeye sahipti. 1918 sonbaharında Spartakusbund toplam olarak bir kaç bin üyeyi kapsıyordu, hatta bu sayı bazı kaynaklara göre sadece bindir. Örgütsel zayıflıkların üstüne bir de birçok üyenin devrimci sabırsızlığa kapılarak ultra sol, sekter politikalar izlemesi ekleniyordu. Karl Liebknecht’in işçiler arasında kabul görülen yüksek otoritesine rağmen Kasım veAralık aylarında bunların konseylerdeki etkileri çok düşüktü. Ultra sol hatalar ayrıca, KPD’nin, ardındaki dönemde güçlü bir şekilde büyümeye devam etmiş olsada 1920’de Kapp darbesini ezme hareketi üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olamamasına da yol açtı. Sonraki üç yılda KPD ultra sol politikasını terk etti ve kitlesel bir parti haline geldi, ancak 1923 devrimci durumunda bu kez diğer yöne aşırı giderek, kitlelerin, onu takip etmeyeceği endişesiyle devrimci ayaklanmaya giden adımı atmaya tereddüt etti. Böylece, bu bir seferlik fırsat kaçırıldı.

İşçi sınıfı bu yıllarda tekrar tekrar mücadeleye atıldı, konsey ve başka organlar oluşturdu, silahlandı. Eksik olan şey, bütünlüklü bir yaklaşım, örgüt ve liderlik, toplumun nasıl başka bir biçimde organize edilebileceği ve işçilerin gücü nasıl ele geçirip garantiye alabileceği konusunda bir tasavvurdu.

1918 ile 1923 yılları arasındaki Alman Devrimi, her şeyden önce, devrimci bir kitle partisini inşa etme ana görevine ilişkin olarak, ama aynı zamanda, böyle bir partinin devrimci durumlarda nasıl bir politika yürütmesi gerektiği meselesiyle ilgili olarak öğreticidir.

Alman devrimi, ayrıca önemli reformların çoğu kez devrimci mücadelelerin sonucu olduğunun da altını çizmiş oluyor. Devrim, kapitalistlerin gözünden, sosyalist devrim tehdidi, olmasaydı, 1918 Kasım’ında günlük sekiz saatlik çalışma süresi, serbest ve eşit oy hakkı gibi kazanımlara kapitalistler tarafından katiyen ödün verilmezdi. Ancak, bunların gözünde tehdit ortadan kalktığında bu kazanımları geri almaya koyuldular. Devrimlerin yarımı olamaz. Birçok sosyal demokrat işçinin burjuva parlamenter demokrasinin sosyalizm yönünde ilk adım olacağına dair umudu hayal kırıklığıyla sonuçlandı. İktidar ve mülkiyet ilişkilerinin kökten değişimini öngören bir program olmadan sosyalizme ulaşılamaz.

Alman ve uluslararası işçi sınıfı Alman devriminin başarısızlığa uğramasından dolayı büyük bir bedel ödedi. 1918-1923 yıllarının yenilgileri olmadan, NSDAP’nin Alman küçük burjuvazisini arkasına katarak faşist bir kitle hareketine yükselmesi neredeyse tasavvur dahi edilemez. Benzer şekilde, Almanya’daki işçi sınıfının bir zaferi, genç Sovyetler Birliği’nin izolasyonunu sonlandırabilir ve böylece Stalinizmin gelişmesini engelleyebilirdi.

sozialismus.info

Oku, Beğen, Paylaş!

Bunları da sevebilirsiniz