16 Nisan Referandumu: Pirus Zaferi |SOSYALİST ALTERNATİF

Published On 19 Nisan 2017 | Afiş, Öne Çıkan, Son Eklenenler, Türkiye

16 Nisan Pazar günü Türkiye tarihinin en tartışmalı ve kuşku uyandıran referandumu yapıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a meclisi feshetme yetkisi ve güçler birliği de dahil olmak üzere diktatöryel güçler vermeyi öngören Anayasa değişikliği paketi halkoylamasına sunuldu. Resmi rakamlara göre “evet” tarafı oyların yüzde 51’ini alarak oylamadan galip ayrıldı.

Referandumda oylanan anayasa değişikliği ile Erdoğan diktatörlüğünü pekiştirme arayışı içindeydi; zira artık iktidarını demokratik yollarla sürdürmesinin mümkün olmadığının farkındaydı. Buna paralel olarak referandum süreci de çok büyük oranda demokratik olmayan bir biçimde yürütüldü. Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden sonra yüz binlerce devlet memuru, yüksek rütbeli subay, hâkim, savcı ve akademisyen görevlerinden alındı (hala da alınmaya devam ediyor); pek çok gazeteci, siyasetçi, sendikacı ve hatta milletvekili tutuklandı.

Devletin baskı ve yıldırma politikaları bütün referandum sürecinin karakterini belirledi. Referandum kampanyaları OHAL koşulları altında yürütülmeye çalışılırken; Erdoğan ve destekçileri Hayır kampanyalarını engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaptı. Hayır kampanyası yürütenler fiziksel saldırıya uğradılar ve polis tarafından göz altına alındılar. Erdoğan ve yandaşları histerik bir biçimde Hayır kampanyası yürütenleri “hain”, “bölücü”, “terörist”  şeklinde suçlarken sokaklarda “Hayır” lehine çalışanlar gözaltına alındı. Elbette kampanya medyanın büyük bir çoğunluğu tarafından görmezden gelindi.

Bir yandan Hayır kampanyasına yönelik şiddetli baskılar sürerken, Evet kampanyası ise bizatihi devlet tarafından yürütüldü. Her çeşit devlet imkânları (billboardlar, medya, devlet bütçesi, polis gücü) “Evet” kampanyası dâhilinde kullanıldı. Kürt illerinde Hayır kampanyası yapabilecek yegane güç olan HDP milletvekilleri cezaevinde kilit altında tutulurken AKP kurmayları akşam haberlerinde televizyonlarda boy gösteriyordu.

Ancak yine de tüm bu önlemler Evet kampı için yeterli değildi. Referandumun olduğu gün Yüksek Seçim Kurulu üzerinde mühür olmayan pusula ve zarflardan çıkan oyların da kabul edileceği yönünde karar verdi. Bu karar, seçimle ilgili kanunların açık bir ihlali ve referandumda hile yapıldığının da reddedilemez bir kanıtıdır. İddiaya göre en az 2,5 milyon mühürsüz oy geçerli sayıldı. Her geçen gün bu iddianın doğru olduğuna dair şüphe kalmıyor. Erdoğan’ın seçim sonuçlarını değerlendirdiği konuşmasında bu kararı için YSK’ya teşekkür etmesine şaşırmamak gerek.

Pirus Zaferi

“Evet” tarafının bütünüyle antidemokratik kampanyasına ve açık hileye rağmen, Evet tüm oyların ancak yüzde 51’ini almayı başarabildi. Bu onlara bir zafer gibi görünebilir, ama aslında açık bir Pirus zaferidir. (Epirus kralı Pirus Asculum savaşında Roma ordusunu yener ancak o fazla kayıp vermiştir ki tahtından vazgeçmek zorunda kalır). Cephedeki savaşın bedeli aynı Pirus’un uğruna savaştığı siyasi iktidardır. Tıpkı Pirus gibi Erdoğan da bu savaşı kazanmış olabilir ama gittikçe daha fazla şey kaybedeceği de ortadadır.

İlkinden başlayacak olursak; fiili diktatörlüğe rağmen, AKP seçmeninin bir kısmı da dâhil olmak üzere, toplumun yarısı Erdoğan’ın isteği aleyhinde oy kullanmıştır. Bu, ona ve temsil ettiği rejime karşı açık bir öfkenin göstergesidir. “Evet” tarafında yer alan iki partinin (AKP ve MHP) bir önceki genel seçimlerde toplam oy oranı yüzde 60 olmasına rağmen, referandumda aldıkları oy yapılan hileye rağmen yüzde 51’de kalmıştır. Türkiye’nin üç büyük kentinde; İstanbul, Ankara ve İzmir’de çoğunluk “Hayır” demiştir. Özellikle son seçimlerde AKP’nin hem İstanbul’u hem de Ankara’yı aldığını hatırlayacak olursak, bu konunun önemi daha iyi anlaşılır. En büyük iki kentin kaybı, 2018’de yapılması planlanan yerel seçimlerde Erdoğan için büyük bir dezavantaj olacaktır.

Kürt seçmenlerin durumu, referandumun sonucunu belirleyen önemli bir diğer etmendir. Seçim kampanyasının başlangıcında HDP’nin eş başkanlarının da içinde olduğu milletvekilleri tutuklanmış, Kürt illerinde pek çok HDP üyesi gözaltına alınmış ve HDP’li birçok belediye başkanı terör suçlamasıyla karşı karşıya kalarak görevden alınmış, yerlerine kayyumlar atanmıştır. Erdoğan elbette iki milliyetçi-ulusalcı partinin de (ana muhalefet partisi CHP ve MHP) bölgede herhangi bir tabanı olmadığını ve HDP’den sonra gelen partinin AKP olduğunu net bir şekilde biliyordu. HDP bölgede etkili bir “Hayır” kampanyası yapabilecek, iktidardaki partiyle mücadele edebilecek tek siyasi güçtü. Tam da bu nedenle Erdoğan kampanya sürecinin başında HDP’yi hedef aldı ve faaliyet gösterememesi için adeta felç etti.

Referandum sonuçlarının ilk yüzeysel görünümü gösteriyor ki, son seçimlerle kıyaslandığında Kürt seçmenler arasında Erdoğan’ı destekleyenlerin oranı artıyor. Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı en büyük kent olan Diyarbakır’da Kasım 2015 seçiminde “Evet” kampının (AKP+MHP) yüzde 22 olan oy oranı 32’ye çıktı. Aynı oran Van’da yüzde 30’dan 43’e ve Hakkâri’de yüzde 14’ten 32’ye yükseldi. Devletin baskısı altında, savaş durumu nedeniyle on binlerce kişinin zorla göç ettirildiği, pek çok kentin kuşatma altında bulunduğu ve örgütlü bir seçim gücü olarak HDP’nin bulunmadığı koşullarda Kürt oylarında Erdoğan tarafına doğru bir kayma yaşandığı izlenimi oluşuyor. Ancak bu, AKP ve Evet oyunun arkasındaki gerçek toplumsal dinamiklerin anlaşılması için yeterli değil.

“Umut her zaman var”

Referandum ile birlikte Türkiye’de filli diktatörlük rejimi yasallaştı. Ancak bu “zaferin” cilası kazındığında altından Erdoğan’ın toplumsal desteğini kaybetmeye başladığı ve gizli öfkenin toplumun derinlerine sızmaya başladığı görülüyor. Referandum kesinlikle ülkenin kırılgan burjuva demokrasisinin ölüm ilanıdır. Ancak bir umutsuzluk halet-i ruhiyesi, işçi sınıfının ve yoksulların kurtuluşu umuduna ölüm ilanı olur. Sokaklardaki tepkiyi hepimiz görüyoruz. İstanbul, Ankara, İzmir hatta Kuzey Kıbrıs ve diğer kentlerde daha referandum akşamından kendiliğinden tepkiler gelmeye başladı. Bu tepkiler, toplumun bir kesiminin diktatörlüğe mücadele etmeden teslim olmayacağını gösteren cesaret verici işaretler. Rejimin yeni Anayasal değişiklikleri yürürlüğe sokma zorlamasına karşı, kitlesel bir direnişe dönüşmesi gereken mücadele tohumları. Direnişlerin, hızla büyütülmesi ve yoksullar, gençler ve işçiler içinde “Evet” oyu verenlere de ulaşması gerekiyor. Bu değişikliklerden onlara hiçbir pay düşmeyeceğini, hatta geçmişteki sınırlı ekonomik kazanımlarını korumaya bile faydası olmayacağını anlatmak gerekiyor. Tam tersine, ekonomik durum gittikçe kötüye gidiyor ve otoriter önlemlerin artırılması, tam da ekonomik büyüyen hayal kırıklığını ve sınıf öfkesini bastırmaya hizmet ediyor.

Böyle bir dönemde “sosyal demokrat” olduğu tartışmalı olan CHP de kitleler için gerçek bir alternatif olmanın çok uzağındadır. CHP Erdoğan’a karşı olsa da ve hatta hayır oyu için çalışmış dahi olsa, kapitalizmin sürekliliğine, yani toplumun çoğunluğunun ekonomik sömürüsüne dayalı, AKP ile çok benzer bir ekonomik programı savunmaktadır. Tek fark, CHP’nin Türkiye burjuvazisinin başka bir kanadını temsil ediyor olması.

Türkiye toplumunda AKP ve CHP arasında cereyan eden siyasi kutuplaşma sınıf temelli olmayan, daha çok muhafazakâr ve laik yaşam tarzları arasında bir bölünmedir. Ancak ikisi de daha önce var olan sisteme ve toplumsal yapılara dayanmaktadırlar. Birleşik bir işçi sınıfı hareketi, bu iki kapitalist güce karşı tek gerçek çözüm ve Erdoğan’ın kutuplaştırıcı zehrine karşı tek panzehirdir. İhtiyacımız olan; HDP’nin de önemli bir parçası olacağı alternatif bir parti. Bu parti, işçi sınıfı mücadelesini bir yandan diktatörlük rejimine karşı biçimde inşa ederken, diğer yandan da onu iyi iş ve yaşam standardı, toplumsal adalet, Kürtlerin ve diğer azınlıkların hakları ve işçilerin mücadelesi ile sosyalizm için çoğaltmak zorunda. Diktatörlüğün karanlığı altında kendi gücümüzden başka güvenecek hiçbir şeyimiz yok!

Comments are closed.