ABD’nin emperyalist stratejisi parçalanıyor |Serge JORDAN

Published On 25 Eylül 2015 | Dünya, Son Eklenenler

 

IŞİD’ın Musul’u ele geçirmesinden bir yıl sonra, cihatçı grup yaklaşık Suriye’nin yarısını ve Irak’ın üçte birini kontrol etmektedir ve bu topraklar IŞİD’in şu ana kadar kontrol ettiği en büyük alandır.

 

Kendisi varlığını ilan eden “Irak Şam İslam Devleti” Musul’u ele geçirip, halifeliğini ilan etmesinden bir yıl sonra Suriye’nin yarısını ve Irak’ın üçte birini kontrol etmektedir ve bu topraklar IŞİD’in şu ana kadar kontrol ettiği en büyük alandır. Emperyalizmin mirası olan, on yılların böl ve yönet politikaları, güç savaşları, toplu yağmalar, zalim diktatörlere destek verilmesi, cihatçı güçlerle yapılan flörtler ve kanlı askeri müdahalelerle birlikte bu iki ülke harabeye döndürmüş ve mezhep ayrılıklarının yarattığı parçalanma hızlı bir çöküşe neden olmuştur.

Sömürgeciliğin yarattığı, var olan ulus devletler, Orta Doğunun eski haritası kitlelerin kanıyla yeniden çizilirken, hızla dağılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun yüzyıl önce yıkılmasından sonra oluşan emperyalist düzen, bölgenin büyük bir bölümünü içine çeken mezhep savaşlarıyla radikal olarak yeniden şekillenmektedir. IŞİD’ın ilerlemesi bu genel sürecin sadece bir belirtisinden ibarettir. Bu gruba karşı savaş- tüm ülkeleri son yıllarda ortak bir hedef çerçevesinde bir araya getiren- rekabetçi güçlerin birleşik bir strateji oluşturamamasından dolayı sendelemektedir.

17 Mayıs’ta Irak’ın bir şehri olan Ramadi IŞİD’in eline geçti. Irak’ın en büyük vilayeti olan Anbar Vilayetinin başkenti olan Ramadi’nin ele geçirilmesi köktendinci Sünni örgütün, Musul’u bir yıl önce ele geçirmesinden beri kazandığı en büyük askeri zaferdir. Musul’da yaşanan askeri fiyaskonun bir tekrarı gibi Ramadi’de de kaçan Irak özel birlikleri, IŞİD militanlarının eline çok büyük miktarda, ABD’nin verdiği, askeri mühimmatı bıraktı.

Son bir kaç haftada 100,000’den fazla insan Ramadi’den kaçtı. Yerlerinden çıkartılanların bazıları çölün ortasında kalarak yorgunluktan ve sıcaktan öldüler. IŞİD karşıtı güçlerin şehri yeniden almak için kanlı bir hesaplaşmaya hazırlanmalarının toplu katliamlar ve yıkımların olasılığını arttırması nedeniyle, daha fazla kişinin şehri terk etmesi beklenmektedir.

Mezhep çatışmaları, yeni bir zirve yapmaktadır. IŞİD Ramadi’de yeni elde ettiği pozisyonunu kullanarak, Şii’lerce en eski kutsal şehirlerden biri olarak kabul edilen türbe şehri Kerbela’ya saldırı tehdidinde bulunmaktadır.  Ramadi’den çıkartılan Sünnilerin Bağdat’a girişine, IŞİD’ın şehre sızmasından korkulmasından dolayı, resmi olarak izin verilmemektedir. Sünnilerin bu şekilde açıkça günah keçisi ilan edilmesi ve merkezi hükümet yetkililerinin yardım etmeyi reddetmesiyle birlikte, çaresiz kalan Sünnilerin kendilerini kurtarmak için IŞİD’e yönelmesine neden olabilir.

Irak‘ta şiddetin yayılmasıyla birlikte, Uluslararası Göç Örgütü, 2014 yılının başından beri Irak’ta yerinden ayrılan kişi sayısını rekor bir seviye olan 2.8 milyon olarak tahmin etmektedir. Sivillere yönelen terörist saldırılar giderek yoğunlaşıyor ve bu cani saldırılar sonucunda her ay yüzlerce kişi ölmektedir.

Küçümsenen Fekalet

ABD’li yetkililerin Ramadi’nin düşmesini küçümseme çabalarına rağmen, bu durum Batı emperyalizminin IŞİD’i ‘zayıflat ve yok et’ kampanyasının geri teptiğini göstermektedir. Amerikan uçakları Ramadi yakınlarındaki IŞİD mevzilerini Ramadi’nin ele geçirilmesinden önceki bir ay boyunca 165 kez bombalamıştır. Bu durum açıkçası çok az işe yaramıştır. Hava saldırılarının IŞİD’in ilerleyişini bütünüyle durdurmasa bile en azından yavaşlattığı varsayımı zayıflamaktadır.

ABD Ordusunun koalisyon hava saldırılarının IŞİD’ı son bir kaç aydır gerilettiği yönündeki iyimser iddialarına karşı, bu yenilgi aynı zamanda Vaşington’daki savaş yanlılarının döktürdüğü kanların anlamsızlığını ve kendi kendini yenilgiye uğratan politikalarının sonucunu ortaya koymaktadır: ABD’nin 2003 yılındaki Irak’ı işgal ve ele geçirmesinin ardındaki dönemde, ABD ordusu Ramadi’yi ve Felluce’yi Sünni isyancıların elinden almak için kanlı saldırılar düzenledi. Her iki şehir de şu anda IŞİD’ın elinde -o zamanlar ABD birliklerinin savaştıklarından tartışmasız daha cani ve saldırgan bir grup.

Ramadi’nin düşüşünden beri, ABD’li ve Iraklı otoriteler yenilgiden dolayı kimi suçlayacakları konusunda yarışmaktadırlar. İranlı yetkililer bu konudaki açık duruşlarını General Süleymani’nin ABD şu ana kadar IŞID’la savaşta “hiç bir işe yarar şey” yapmamıştır, sözleriyle ortaya koymuştur. Bu durum İran rejiminin, Irak savaş cepheleri üzerindeki daha kararlı duruşunun arka planını oluşturmaktadır.

Şii Militanlar

Irak hükümeti, daha önceki ilkelerini terk ederek, Şii militanları, bir Sünni eyaletin Sünni bir şehri olan Ramadi’yi geri almak için kullanma yolunda sarsıcı bir karar vermiştir. “Mobilize Halk Birlikleri” olarak bilinen Şii militanların bu şemsiye örgütünün merkezi, İran Devrim Muhafızlarının bir kolu olarak kurulan Şii bir parti olan Bedir Örgütünün askeri kanadı olan Bedir Tugayı’dır.

Bu son gelişmeye kadar, Irak Başbakan’ı Haydar al-Abadi Şii militanlara Anbar eyaletinin dışında kalmalarını emretmişti. Fakat bu son karar, geçen yıldan beri ABD’li eğitmenler tarafından eğitilen, Vaşington tarafından 25 milyar dolar harcanarak silahlandırılmış, zayıflayan Irak ordusunun çöküşü sonucunda kaçınılmaz olmuştur.

Gazeteci Patrick Cockburn, IŞİD hakkındaki yayınlarının birinde, son 18 aydır büyük güç kaybeden düzenli orduda 10.000 ile 12.000 arasında savaşa hazır asker bulunurken, Irak’taki Şii paramiliter güçlerin sayısını 100.000 ile 120.000 olarak tahmin etmektedir. Dolayısıyla Irak hükümeti seçeneksiz kalmıştır.

Yükselen Mezhep Gerginlikleri

Şii militanlarca fiili IŞİD destekçisi olarak görülen Sünnilere karşı daha önce başlatılan operasyonlara mezhep temelli misilleme saldırıları eşlik etmektedir. Şii militanlar, Saddam Hüseyin’in doğduğu kuzeydeki şehir Tikrit’i, bu yılın başında IŞİD’in elinden geri almak için hükümetçe gerçekleştirilen çabalarda önemli bir rol oynamışlardır. Fakat Sünniler şehre geri dönmeye korktukları için, şehir geri alındığı zamandan beri hayalet şehir olarak kalmıştır.

Şehrin yeniden ele geçirilmesinden sonra, Şii militanlar geniş çaplı yağmalar, toplu idamlar yaptı, yüzlerce evi yaktı ve binlerce Sünni’yi göçe zorladı. Benzer manzaralar IŞİD savaşçılarından temizlenen Selahaddin ve Diyala’da da gözlenmektedir.

Şiiler tarafından sivil halka yapılan vahşet, Irak’ta yaygın mezhep savaşları görüntüsünü yükselterek IŞİD’in yaptıklarını tekrarlamaktadır. Ramadi’de yaşayan birisi ile yapılan bir röportajda  “Şehirde kaldığımız için güvenlik güçleri bizi IŞİD’i desteklemekle suçlamaları endişelenmemizin temel nedenidir.” diyerek IŞİD’in kontrol ettiği bölgede yaşayan Sünni’lerin temel korkusunu ifade etmiştir.

Sünnilerin bu korkuları, bunlara eşlik eden geçmişteki yakınmaları ve Şii kontrolündeki rejim güçlerinin yıllarca yaptığı zulmün inkârı, IŞID militanları en çok dışlanmış Sünni nüfus arasında sosyal temeli korumada ya da en azından kurallarının bir biçiminin örtük olarak kabul edilmesi için kullanmaktadır. Şii milisler, Irak Devlet Güçleri ve ABD’nin liderliğindeki IŞİD karşıtı hava saldırılarının askeri olarak birleşmesi bu sorunu daha da derinleştirmektedir.

Kara Askeri Birlikleri?

ABD Ramadi’yi geri almak için saldırı yapacak Irak hükümeti kontrolündeki tüm güçlere yakından hava desteği vermeyi kabul etmiştir. Irak rejimiyle politik olarak aynı çizgide bulunan Şii milislere bu artan bağımlılık Obama yönetiminin yüz yüze kaldığı bu utanç veren açmazın itirafıdır. Bu Şii güçlerin, 2003 işgalinden sonra Amerikan askerlerine yapılan yüzlerce saldırıdan sorumlu olan ve hala ABD hükümetinin terorist örgütler listesinde bulunan Kitaeb Hizbullah gibi gruplarla ilişkisi bulunmaktadır.

İran’la bu belirsiz yakınlaşma, hâlihazırda İranla yapılabilecek nükleer anlaşma nedeniyle bölgedeki geleneksel Amerikan müttefiklerinin oluşan öfkesi sonucu ‘gönüllü kolalisyonun’ içinde ve aynı zamanda İsrail hükümetinde çatlaklar açarak, ABD emperyalizmi ile Körfez monarşileri arasında gerginlik yaratmaya başlamıştır.

Bu durum ABD’nin politik sistemi içindeki ayrışmayı alevlendirmektedir. IŞİD’e karşı aylardır süren hava saldırılarında ciddi bir ilerlemenin olmaması ve karada güvenilir birliklerin bulunmaması -ve bu açığın rakip İran varlığıyla doldurulması- 2016 başkanlık seçimi kampanyalarının hız kazandığı dönemde Amerikan iktidar çevrelerinde ABD’nin İran’a askeri müdahale tartışmalarını alevlendirmektedir.

Bu baskılar altında Obama bu hafta, Anbar bölgesinde yeni bir askeri üs kuracaklarını ve ilave 400 ABD’li eğitmeni Ramadi’yi geri almak için yardımda kullanacaklarını açıkladı. İngiliz Başbakanı David Cameron’da, 125 ek askeri Irak güçlerini eğitmek için yollayacağını söyleyerek aynı yolu izledi.

Obama 2008’de iktidara geldiğinde Irak’taki savaşı sona erdirmek ve ABD’yi yeni askeri çatışmalardan uzak tutmak için mücadele verdi. Bu onun daha önceki ‘kara savaşı yok’ ısrarının devamıydı. Fakat son birkaç aydır, bazı askeri liderler daha etkin bir rol oynamak için ABD askerlerinin karada savaşmasına ihtiyaçlarını olacağını ifade etmektedirler. Britanya’da eski genelkurmay başkanı Lord Dannat, parlementoyu 5000 Britanyalı askerin sevkiyatını tartışmaya çağırdı.

Şu ana kadar bu tür tartışmalar önemsiz kaldı. Halkın hafızasında geçmişteki fiyaskolar hala tazeyken, Obama ve diğer batılı liderler Orta Doğu’da yeni maceralara hevesli olmayan kendi halklarıyla ilgilenmek zorunda kaldılar. Kontrolden çıkmış medya kampanyaları, halkı IŞİD’in vahşi şiddeti karşısında ‘bir şeyler yapılmalı’ düşüncesine doğru yönlerdirme çalışırken ve bir tür askeri müdahaleyi desteklerken, kamuoyu yoklamaları askeri müdahalelere desteğin azaldığını göstermektedir. Giderek derinleşen bu bataklığın sıradan insanlar arasında askeri müdahale yanlılarının sayısını arttırma olasılığı düşüktür.

Bu nedenle ABD yönetimi, askeri güçlerini olabildiğince çatışma alanlarından uzak tutacak seçenekleri ön planda tutmaktadır. Bu seçenek, yeni silahların (tank savar roketler gibi) Irak hükümetine verilmesi ve Irak’ın silahlara ulaşımındaki sınırlamaların kaldırılmasına söz vererek gerçekleştirilmeye çalışılıyor- her ne kadar daha önce elde edilen silahlar ve cephane IŞID’ın eline geçmiş olsa da.

Yeni bir ‘Uyanış Hareketi’ bağlamında- 2006-2007’de bazı Sünni birlikler El-Kaide’den bıkarak ayrıldı ve askeri olarak ABD destekli Irak hükümetiyle iş birliği yaptı- IŞİD’le savaşa hazırlanan Sünni birliklere silah verilmesi ve yardım edilmesi konusundaki birçok tartışma yapılmaktadır. Fakat ‘Uyanış Hareketi’ geçmişte başarılı oldu çünkü bütün operasyon bugünki IŞID’dan çok daha zayıf El-Kaide’ye karşı 150.000 kişilik Amerikan askerlerince desteklenmişti.

Bu koşullarda amacını aşan senaryolar geliştirilebilir. Son zamanlarda ki ABD‘nin genişleyen savaş eğitimi misyonu, ABD’nin Irak’taki askeri varlığının artmasının imkânsız olmadığını göstermektedir. Fakat böyle senaryolar, geçmiş deneyimlerin gösterdiği gibi, var olan felaketi daha da derinleştirebilir.

Kürt direnişi

IŞİD ciddi askeri zaferler kazanmış olsa da, durum hala birçok gelgitle değişkenliğini korumakta ve son birkaç aydaki bazı olaylar aynı zamanda IŞİD’in özündeki zayıflıkları belirginleştirmiştir. Gerilemelerinin arasında en belirgini 134 günlük yoğun bir kuşatmaya rağmen Kürt kasabası Kobane’yi ele geçirememeleridir; temelde, son zamanlarda Rojava olarak adlandırılan Kuzey Suriye’nin üç kantonunda bölgesel bir üs kuran Kürt Silahlı Birliği YPG(Halk Koruma Birlikleri) ve YPJ’nin (Kadın Koruma Birlikleri) durmak bilmeyen güçlü direnişi sonucunda geri çekilmek zorunda kalmıştır. Mayısın başından beri YPG/YPJ daha önce IŞİD’in elinde tuttuğu stratejik tepelerin yanı sıra kuzeydoğu Suriye’deki 200’den fazla Kürt ve Hıristiyan kasabasını geri almıştır.

YPG ve YPJ’nin Kobane ve Rojava civarında gösterdiği direniş, IŞİD’in yenilebileceğini göstermiştir.  Maalesef bu direniş temel olarak halkların kendi demokratik kitle hareketleri yerine gerilla birimlerinin kahramanca çarpışmalarına dayanmıştır. Kendi sınırları içinde bu durum göstermiştir ki, IŞİD karşıtı savaşçıların silahlı bir savunmayla bağlantılı gündemleri, ezilmiş halkların kurtuluşu ve sosyal değişim ile ilişkilendirildiğinde, kadınlar mücadelede yer almak ve hakları için savaşmak yönünde harekete geçirildiğinde, işçilerin, fakir köylülerin ve gençlerin sempatisi kazanıldığında, bir fark yaratılabilmekte ve en acımasız gerici gruplar kontrol altına alınabilmektedir.

Kobane direnişinin zaferi, deforme bir biçimiyle gözükse de, daha büyük ölçekteki bölgede, eğer emekçi halkın başını çektiği kitlesel ve bir mezhebe dayanmayan bir direnişi gündeme gelirse nelerin imkânlı olabileceğini göstermiştir. Bu durum sonuçta şu gerçeği vurgulamaktadır ki, bölgede fakirlik, savaş, mezhepçilik ve devlet terörüyle yıllardır harap olmuş birçok kişinin bulunduğu bir toplumda geniş tabanlı bir radikal değişim programıyla halk kitlesini bir araya getirebilecek ciddi bir mücadelenin olmaması, IŞİD’in başka yerlerde birçok askeri başarı kazanabileceği anlamına gelmektedir.

CWI başından beri PYD’nin (YPG/YPJ’nin politik kanadı) önderliğinin stratejik ve yöntemsel olarak hatalı çizgileri konusunda uyarılarda bulunmaktadır. PYD’nin batı emperyalizminden politik kazanımlar elde etmek anlamındaki tehlikeli beklentilerine, gerçek sosyalistler karşı çıkmalıdır. PYD’nin liderlerinden birisi olan Sinam Muhammed, geçen Nisan ayında “ Amerika ile iyi ilişkiler kurmaya çalışıyoruz” ifadesini kullanmıştır. YPG, ABD güdümlü koalisyon ile yakın ilişki içindedir ve kimi zaman savaşçıları yerlerini belirlediğinde IŞİD’in mevzilerini hedef alan hava saldırıları talep etmektedir.

Batılı güçlerin Kürtlerin, güçlü özerlik isteklerine duyarsızlığının ötesinde, eğer IŞİD’le mücadelede inisiyatifi şu anda sivil Sünnileri katleden Şii birliklerle işbirliği yapan emperyalist güçlerin eline bırakılırsa, bu mücadeleye geniş emekçi sınıfların ve hatta daha çok IŞİD’in destek ve savaşçı devşirdiği fakir Sünnilerin katılması çağrıları havada kalacaktır.

Bu durumun da ötesinde, Kobane bombalamalar sonucunda tamamiyle harap olmuş durumdadır. Şehirdeki yıkımın düzeyi, yerel halkın normal hayata kısa sürede dönme umudunu tamamiyle kırmaktadır. Bu durum kısmi olarak ABD askeri uçaklarının halı bombalamaları taktiğinin ve orada yaşayan halkı ve yaşam yerlerini önemsememelerinin sonucudur.

Daha büyük bir endişe ise, birçok yeni raporun işaret ettiği YPG/YPJ savaşçılarının Sünni Arap sivillere saldırıları ve Kuzey Suriye’deki binlerce Sünni Arap sivilin ‘etnik temizlik’  saldırılarının hedefi olmak korkusuyla evlerinden kaçmalarıdır. Bu örnekler hala tekil olsa da ve Rojava’daki ‘Kürt Rüzgârı’nı destekleyenler tarafından pek fazla onaylanmasa da, bölgedeki ve başka yerlerdeki birçok işçi ve gencin hayranlıkla baktığı bir hareket tarafından yapılan ilerici taleplere zarar verme tehdidini içinde barındırdığı için tehlikeli gelişmelere işaret etmektedir.

IŞİD’in Suriye’deki ilerlemesi

Şu anda Suriye’nin kuzeyi IŞİD’in ciddi toprak kaybettiği tek bölge gibi gözükmektedir. Ülkenin diğer yerlerinde IŞİD kontrolü altındaki bölgelerde baskılarını arttırarak yerini sağlamlaştırmaktan, yeni topraklar kazanmaya kadar her şekilde saldırılarını arttırdı.

Ramadi’nin düşüşünden bir kaç gün sonra Suriye’deki başka bir şehir Palmira IŞİD birliklerince ele geçirildi. Hemen ardından, çocukları da kapsayan toplu infazların haberleri geldi. IŞİD, çok yakındaki değerli gaz yataklarına el koyarak,  Esad önemli gelir ve enerji kaynaklarından mahrum edildi. IŞİD, aynı zamanda, on yıllardır acımasız Suriye rejiminin işkenceci, baskıcı yönetimine hizmet etmiş meşhur Palmira askeri hapishanesini yıkarak ortadan kaldırdı.

Palmira stratejik bir noktadır: Başkent Şam’ı doğu ve batı sınırlara bağlayan ana kavşak olmasının yanı sıra, bir askeri üsse ve havaalanına da ev sahipliği etmektedir. Ayrıca Palmira’nın kontrolü IŞİD’in, doğuda hükümet birliklerinin hala elinde tuttuğu tek bölge olan Deyrizor şehrinin ayakta durmasını engellemek hedefine de yardım etmektedir. IŞİD Kuzey şehri Halep’e de yeni bir saldırı düzenlemek üzeredir. Eğer IŞİD kuzeydeki bölgeyi ele geçirirse, gücünü arttırarak başka ülkelerden gelen savaşçı tedarikini sağlamasını ve kaçakçılık yapmasını güvence altına alarak topraklarını Türkiye sınırlarına kadar genişletmiş olacaktır.

Suriye’nin içerden çöküşü

Suriye’deki iç savaş, BM denetimindeki hiçbir başarıya ulaşamamış düzenli barış görüşmelerinin beraberinde, görünürde bir sonlanma umudu olmadan beşinci yılına girmiştir.

Ölü sayısı hakkında kesin bir tahmin olmasa da, birçok hesaplamaya göre sayı 300.000’in üzerindedir. Savaş milyonlarca sığınmacının çaresizce komşu ülkeler, Lübnan, Türkiye ve Ürdün’e göç etmesine neden olmuştur. Suriye nüfusunun yarısı evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Ülkenin birçok bölümü tanınmaz durumdadır, ekonomi dağılmıştır, bunların beraberinde kamu hizmetleri çökmüş ve salgın hastalıklar baş göstermiştir. Dünya Sağlık Örgütü devlet hastanelerinin %57’sinin yıkıldığını, her 5 kişiden 4’ünün fakirlik sınırında yaşadığını ifade etmektedir. Sivillerin yaşadığı alanlar gözetilmeden her yönden gelen saldırılar giderek artmaktadır. Kimyasal silahlar kullanılmakta, tecavüzün bir savaş silahı olarak kullanılması, keyfi infazlar, işkenceler, adam kaçırmalar ve çocuk askerlerin sayısı giderek artmaktadır.

Başer Esad’ın diktatörlüğüne karşı 2011’de yapılan eylemlere, Tunus ve Mısır’daki devrimci başkaldırılar öncülük etmiştir. Fakat Esad diktatörlüğünün ve Sünnilerin kökten dinciliğinin yarattığı mezhep kışkırtmaları ve şiddetle mücadele edecek yeterince güçlü bir bağımsız işçi hareketinin olmaması nedeniyle, kitle hareketlerinin ilerici ve toplumsal yanları arka plana atıldı ve yerini çok taraflı, tüm tarafları zarara uğratan mezhepsel bir iç savaşa bıraktı. Bu süreç, bölgede egemenlik kurmak için yarışan dış güçlerin müdahaleleriyle daha da ağırlaşmaktadır.

Vekâlet Savaşı

 

IŞİD karşıtı koalisyonda yer alan ABD’nin yakın müttefiklerinin çoğu Suriye’deki cihatçı şiddet gruplarını maddi açıdan sürekli desteklemektedir. Geçmişteki çatlaklara rağmen, Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar’daki rejimler kendi aralarındaki ilişkiyi düzelttiler; geçtiğimiz aylarda giderek yakınlaşarak, güçlerini Esad karşıtı kampta yer alan ve El Kaide’nin Suriye’deki uzantısı olan El-Nusra Cephesi’nin egemen olduğu Jaish Al-Fatah (Fetih Ordusu) olarak adlandırılan koyu İslamcı isyancı gruplar koalisyonunu silahlandırma ve maddi destek sağlamada birleştirdiler. Bu koalisyon dikkat çekici bir şekilde Mart ayının sonunda Idlib bölgesindeki diğer şehirlerle birlikte İdlib şehrini de ele geçirmeyi becerdi.

 

Son seçimlerle birlikte Türkiye’deki siyasi görünümündeki değişim, Türkiye Devleti’nin Katar ve Suudi rejimleriyle birlikte Suriye’deki cihatçılara yardım etmesi politikasının sorgulanmasına neden olabilir.

 

Bununla birlikte bu süreç, yeniden Amerikan emperyalizminin yol açtığı müthiş sorunları, IŞİD’e karşı birleşen resmi koalisyon içinde – müttefiklerinden bazıları Esad’a ve Şii eksenine karşı savaşı IŞİD’e karşı savaştan daha önemli görerek- cihat ateşini açıkça körüklemeye çalışması koalisyon içindeki giderek artan bir ayrılığı göstermektedir. Bölgedeki ABD hegemonyasının tarihsel olarak aşınması, bölgesel güçlerin kendi siyasi gündemlerini öne çıkarmaları için daha fazla alan bırakıyor ve bütün tarafların çatışan çıkarları, nerede durduğunu bilmeyen ABD hükümetinin de ip cambazlığına soyunduğu Kafkacı bir duruma yol açıyor.

 

ABD yönetiminin ‘makul’ isyancı güçleri eğitme ve silahlandırma planı çökünce -Pentagon kaynaklarına göre, şimdiye kadar sadece 90 isyancı bu programa katılmıştır- bazı Batılı yorumcular Körfezden ve Türkiye’den yankılanan propaganda aracılığıyla, oluşan boşluğu kapatmak için, örgütün kötü ününe ve IŞİD’den pek farklı olmayan ideolojik yapılanmasına karşın, daha ılımlı cihatçı olduğu varsayılan El-Nusra’yı parlatarak hem Esad’a hem de IŞİD’e karşı yararlı bir dengeleyici unsur olabileceğini iddia ediyorlar.

 

Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar bu tür El Kaide benzeri örgütler aracılığıyla etkinliklerini bütünleştirme adımını atınca, İran hükümetinin de Suriye rejim güçlerini desteklemek için 15.000 düzenli ordu birliğini ülkeye göndermeye karar verdiği söyleniyor. Bu artan hareketlilik zaten yeterince yoğunlaşmış mezhepçi gerilimi daha da kötüleştirecek, ülkenin sadece altını oymak ve Suriye halkını giderek artan korkulara sürüklemek ile kalmayacak; hatta aynı zamanda bütün bölgenin geleceğini daha geniş bir askeri yangına dönüştürerek mahvedecektir.

 

Esad zemini kaybediyor

Son bir kaç ay içinde, silahlı muhalefetin farklı grupları Esad güçlerine karşı bir dizi zafer kazandı. İran’ın son tavrı bu özel bağlamda gerçekleşti. Örneğin, 9 Haziran’da rejim tarafından bölgedeki köy ve kasabaları bombalamak ve füze fırlatma rampası olarak kullanılan Güney Dera bölgesindeki büyük askeri üssün kaybı Esad güçlerinin zayıflıklarını daha da gün yüzüne çıkardı. Esad güçleri Batı yakasında hala güçlüyken, ülkenin doğu, kuzey ve güneyinde sadece IŞİD ve El-Nusra tarafından değil fakat diğer silahlı Sünni grupların sert darbeleriyle ciddi kayıplara uğradı.

Bu dört yıllık kesintisiz yıpratma savaşı rejim yanlısı güçleri yiyip bitirmektedir. Ölümler veya firarlar rejim askerlerinin neredeyse yarısını etkiledi ve şimdiden askerlik çağına gelmiş Suriyeli Alevilerin üçte birinin çatışmalarda öldüğü tahmin edilmektedir. Bu durum yerel Alevi nüfus içinden yeni savaşçıları askere almayı giderek güçleştirmektedir.

Bu engeller, kayıpları telafi etmek için Esad’ı büyük ölçüde bölgesel müttefiklerinin savaşçılarına dayanmaya zorlamaktadır: İran Devrim Muhafız Taburları, komşu Lübnan’ın Şii grubu Hizbullah’ın yanı sıra, gönüllü Şii savaşçıları ve Irak, Afganistan, Pakistan ve Yemen’den getirilen paralı askerler.

Esad’ın ordusu insan gücü açısından o kadar yetersiz kalmaktadır ki, söylentilere bakılırsa İran, Afgan göçmenlerini hapis ile Suriye ordusunun ön saflarında hizmet verme arasında seçim yapmaya zorlamaktadır. Bu göçmenlerin kökeni, İran rejiminin savaş cephesinin en önüne sürdükleri, Afganistan’daki fakirlerin en fakiri olan Şii azınlığı oluşturan Hazara mültecileridir.

Lübnan askeri kaynaklarına göre, 2013’den bu yana Suriye’deki Hizbullah savaşçılarının sayısı iki katına çıkmıştır. Grup askeri anlamda coğrafi etkinlik alanını genişletmiş, zaman zaman çeşitli Sünni grupların işgal ettikleri bölgeleri geri almaya yardım etmiş ve fiili olarak Suriye ordusunun arkasında savaşan ana grup haline gelmiştir. Bu durumu sürdürebilmek için Hizbullah Lübnan’dan askere alma etkinliklerini bir adım daha ileriye götürerek sadece Şiileri değil aynı zamanda Dürzi ve Hıristiyan gruplar gibi diğer azınlıkları da hedeflemektedir. Bu durum mezhepçi çatışmanın Lübnan için de gerçek ve giderek artan bir tehdit oluşturduğunun altını çizmektedir.

Zirvedeki çatlaklar

Esad rejiminin savaş meydanındaki yenilgileri Suriye hükümeti içinde ve iktidarın zirve noktalarında bölünmelere yol açtı. Esad’ın düşüşünü, bazı tahminlere göre Suriye’nin yüzde 60’ına varan en tanınmış bölgelerini hala denetiminde tutuyor olsa da, otomatik olarak öngörmemiş olsalar da, bu yenilgiler rejimin kitlesel ayaklanmanın başladığı 2011 yılından bu yana en kırılgan konumunda olduğunu göstermektedir.

Alevi aileler Esad’ı iktidarda tutmak için çocuklarını feda etmeye artık daha az isteklidirler. Ağırlıklı olarak Alevi bölgelerde askeri almalara direnmek için gösteriler yapılmaktadır. Suriye ekonomisi de savaş maliyetlerinin altında çökmekte, rejim petrol ve gıda desteklerini sürdürememekte, denetimi altındaki bölgelerde halkın kızgınlığı artmaktadır.

İran ekonomisi yaptırımlar ve düşen petrol fiyatları nedeniyle sorunlar yaşıyor olması, Esad’ı iktidarda tutmak için milyar dolarları sağlamaya daha ne kadar devam edebileceği türünden sorular yükselmesine neden olmaktadır. Bu güçlükler Suriye rejiminin silahlı güçlerini başkent Şam, kıyı bölgeleri, Hama ve Humus gibi Batı şehirleri ve rejimin hayatta kalması için merkezi olarak görülen diğer bölgelere geri çekmesiyle sonuçlanabilir.

Esad’ın yabancı destekçileri aracılığıyla varılan kimi diplomatik anlaşmalar veya rejim içinden gerçekleşecek bir darbe yoluyla ortadan kaldırılma olasılığı göz ardı edilemez. Esad’ın ortadan kaldırılması büyük olasılıkla baskıcı devlet aygıtının önemli bölümlerinin korunmasına yol açacak ve bu durum güçlenmiş Sünni cihatçı grupları ve onların bölgesel destekçileri için caydırıcı olmayacak, savaş bütün şiddetiyle devam edecek ve Suriye halkı için gerçek bir çözüm stratejisi sunmayacaktır. Sıradan Suriyelilerin acılarını dindirecek gelişmeler olumlu karşılanacak olsa da, yabancı güçler tarafından yukarıdan belirlenen Esadlı veya Esadsız herhangi bir plan, bu güçlerin çıkarlarına yönelik olacak, Suriyeli kitleleri bitkin düşürecek, yeni bir vurguncu haydut çetesinin yumruğu altında bölünüp acı çekmesine yol açacaktır.

 

Mezhepsel Bölünme

Irak ve Suriye’de mezhepçilik yakıcı bir gerçekliktir ve mezhepçi özlerinden dolayı mevcut silahlı grupların hiçbiri bu ülkeleri yeniden birleştirmeyi başaramayacaklardır. Irak ve Suriye devletlerinin resmi ‘ulusal’ orduları mezhepçi temellerden destek aldığından dolayı etkilerini giderek yitirmekte ve varlığını sürdürmek için dış mezhepçi milislere dayanmaktadır. Bu durum daha geniş bir tükenişin sürmekte olduğunu, Irak ve Suriye’nin önceki ulus devletlerinin fiilen ayrıştığını, birbiriyle rekabet halindeki silahlı grupların denetimi altındaki mezhepsel bölgelere bölündüğünü göstermektedir.

Bu durum, zenginleri, iktidarı ve kendilerine yönelik ayrıcalıkları güvence altına almak amacıyla toplumları birbirine karşı sistematik olarak kırdıran emperyalist güçlerin ve yerel egemenlerin uzun zamandır uyguladıkları böl ve yönet politikalarının bir ürünüdür. Özellikle Irak’ın kanlı emperyalist istilası ve işgali komşu Suriye’deki çatışmadan da beslenerek mezhepçiliğin daha önce görülmedik ölçüde zincirlerinden boşalmasına yol açtı. Hilkat garibesi olan IŞİD her iki savaşın da bir yan ürünüdür.

“Strateji Yok”

Bombalamaların başladığı geçen Ağustos ayından bu yana ABD, IŞİD’e karşı savaşta 2.7 milyar dolardan (günde 9 milyon dolar) daha fazla para harcadı. Koalisyonun Irak ve Suriye’ye, pek çok sivilin de öldüğü 3.700’den fazla bombalama gerçekleştirmiş olmasına rağmen, bu hava savaşı karadaki durumu köklü bir şekilde değiştirmede başarısız oldu. Topraklar gelecekte de düzenli olarak el değiştirmeye devam edebilir ancak ABD öncülüğündeki koalisyonun IŞİD’e karşı yürüttüğü bu savaşı kazanacağını söylemek doğru olmaz. Obama’nın 8 Haziran’da bizzat kendisinin itiraf etmiş olduğu gibi, ABD’nin cihatçı grupla baş edebilecek ‘tam bir stratejisi’ bulunmamaktadır. Bu çıkışı olmayan yolun açık kazananları sadece Orta Doğu’daki savaşlar kızıştığında satışlarının tavan yaptığını gören silah üreticileridir.

Hava saldırıları ve çatışmalar sırasında binlerce IŞİD militanın öldürülmüş olduğuna inanılıyor; ancak pek çok bulgu son bir yıl içinde IŞİD’in uluslararası savaşçıların sayısının düzenli olarak arttığını ve katılım kanallarının çeşitlenmeye devam ettiğini gösteriyor. Bu durum, Suudi Arabistan’ın doğu bölgesinde yakınlarda gerçekleşen intihar saldırılarının göstermiş olduğu gibi, diğer ülkelerdeki olası misilleme beklentilerini arttırıyor. IŞİD’in yükselişe geçtiği dönemde yeni baskıcı tedbirler ve yasalar hem bölgede hem de diğer yerlerde uygulanmaya kondu ve bu yasaların pek çoğu siyasi ve sendikalı aktivistleri hedef almak ve Batı’daki Müslüman nüfusu damgalamak için de kullanılacaktır.

İlk aşamada kökten dincilik ve IŞİD’in ortaya çıkmasına yol açan güçler tarafından soruna gerçek bir çözüm bulunamayacaktır. Tabii ki, Batı koalisyonunun yavaş da olsa İŞİD’e yönelik kararlı askeri hamleler gerçekleştirme ve cihatçıları kontrol altında tuttukları önemli bölgelerden kovma olasılığı tamamen göz ardı edilemez. Ancak bu durum gerçekleşse bile, IŞİD’in yeşermesine yol açan koşullarla ilk elden ilgilenilmediği sürece, benzer ve hatta daha barbar örgütlerin IŞİD’in yerini almaları olasıdır.

Bu koşularla mücadele, yabancı askeri güçlerin değil, IŞİD’le karşı karşıya gelecek Irak ve Suriye halklarının görevidir. Geçtiğimiz yıllardaki gelişmelerin de gösterdiği gibi, dışarıdan müdahaleler bölgedeki kitlelerin durumunu kötüleştirecektir.

Bazı kaynakların belirttiği üzere IŞİD cihatçıları bilindik uygulamalarının dışına çıkarak Ramadi’de yaşayanları kazanmak için şehirdeki temel hizmetleri sağlamaya ve halka bedavaya gıda ve yiyecek vermeye yeniden başlamışlardır. Musul’da yol yapımı, temizleme ve aydınlatma projelerine şahit olunmaktadır. Bu zayıflayan popülaritesini yeniden kazanmak için IŞİD’in hayata geçirdiği bilinçli bir çaba olarak görülmektedir. Eninde sonunda, genç kızları esir alarak, kafa keserek, insanları taşlayarak, tarihi ve kültürü yok ederek, filmleri, müziği, boğucu ve aşırı baskılara karşı en ufak eleştiriyi yasaklayarak tarihi geriye çevirme isteğinde olan IŞİD barbarlığı kaçınılmaz olarak pek çok Sünni’yi direnişe ve açık isyana yöneltecektir.

Temel Sorunların Üstesinden Gelmek

Bölgede şu anda olanlardan yıkıcı savaşlar ve kitlesel yoksulluktan beslenen kapitalizm ve emperyalizm sorumludur. Irak ve Suriye emekçi halkları, küçük çiftçiler, işsizler, gençler ve kadınlar bu kâbus gibi duruma son vermek için sadece kendi öz örgütlenmelerine güvenebilirler. Bugün birleşik, yani tehdit altındaki topluluk ve azınlıkların mezhepçilikten uzak, öz savunma örgütlenmeleri hayati öneme sahiptir ve taban hareketlerinin mücadelesiyle demokratik, iktisadi ve sosyal değişimi sağlayacak ciddi bir kaldıraç işlevi görebilir.

Tüm emperyalist güçler, yerel saldırgan rejimler ve mezhepçi ölüm mangalarıyla uzlaşmadan sakınan, bütün halkların kendi kaderlerini tayin haklarını savunan böylesi bir hareket bölgesel ve uluslararası emekçi sınıflar arasında kendisine kitlesel destek bulabilir. Ancak süreç içerisinde bu hareketler, Irak’ta ödenmeyen ücretler ve özelleştirmelere karşı, sendikal hakların elde edilmesi ve diğer konularda düzenli olarak gerçekleştirilen protestolar gibi, bölgede oluşan işçi mücadelelerini desteklemeye hazır Orta Doğu’daki emperyalist müdahaleye karşı çıkan, uluslararası işçi hareketlerinin öncülüğüne ihtiyaç duymaktadır.

2011’de Kuzey Afrika’yı ve Orta Doğu’yu sallayan devrimci kitlesel gösterilerin Irak ve Suriye’deki yaygın yansımaları, savaşın ve dinci aşırılığın bölgedeki halkların kaderi olmadığını göstermiştir. Bu ülkelerdeki kitlesel işçi mücadelelerinin geleneği ve uzun tarihi kadar, güçlü Komünist Partilerin tüm bölgedeki ve etnik topluluklardaki kitlesel desteğinin geçmişteki varlığı bu tezi güçlendirmektedir. Ne kadar üzücüdür ki, bu partilerin egemen sınıfların belirli kesimleriyle işbirliğine giden Stalinist liderlerinin ihaneti ve başarısız politikaları bir zamanlar güçlü olan bu örgütlerin anlamsızlaşmasına ve tümden imha olmalarına yol açmıştır.

Bugün, yolsuzluğa batmış otoriter yöneticiler ve mevcut kâbus durumunun yayılmasına yol açan emperyalist müdahale ortamında, sağ kanatta yer alan dinci güçler karşısında kitlesel bir sol alternatif bulunmamaktadır. Fakat savaşın korkunç deneyimleri ve mezhepçilik zehri işçi hareketinin eninde sonunda yeniden yükselmesine ve kendisini yeniden inşa etmesine engel olamayacaktır. Bunun gerçekleşebilmesi için, hareketin, kendi kaderlerini özgür ve demokratik olarak belirleyen ve aynı zamanda bölgenin geniş zenginliğini halkların demokratik denetimine açan, bütün halkların ve toplulukların haklarına saygı göstermeyi hedefleyen bir programa bağlı kalmasına gerekli olucaktır. Orta Doğu halklarının gönüllü sosyalist konfederasyonu savaş ve barbarlığın tüm farklı biçimlerine son verecek kalıcı bir temeli oluşturacaktır.

 

 

Comments are closed.