Almanya: 2017 Federal Meclis Seçimlerinin Sonuçları Üzerine |Sascha STANİČİĆ

Published On 6 Ekim 2017 | Dünya, Son Eklenenler

İstikrarsızlığın yeni aşamasına geçildi – AfD’ye ve yeni hükümete karşı direniş kaçınılmaz

Sıkıcı ve düşük kamplaşmalı bir seçim kampanyasının ardından, Federal Meclis seçimleri sonuçları siyasi bir deprem gibi oldu. AfD‘yle açıktan ırkçı, sağ popülist bir parti Federal Meclis’e taşınmış oldu. Birçok kişi için bu bir şok ve gelecek günler için bir uyarı.

Merkel’in Başbakanlığının devamlılığının sorgulanmadığı ve [Merkel’in] seçim kampanyasındaki ötenazi taktikleri gerçeği, derin toplumsal süreçleri bu seçimlerde daha az belirgin görünür kıldı: Büyük Koalisyon (SPD-CDU ç.n) partilerinden yüz çevirme, siyasi partilerle olan aidiyetlerdeki kopuş, birçok kişide oluşan ülkede adaletsizliğin geliştiği hissiyatı, medya  düzeyinde kızıştırılan mülteci, İslam ve iç güvenlik konuları etrafında gelişen tereddütler ile artmaya devam eden bir toplumsal bir kutuplaşma…

Federal Meclis seçimleri önümüzdeki dört yıl içinde nüfusun büyük kesiminin–ücretliler, işsizler, göçmenler, kadınlar, sendikalılar- acı bir bedel ödeyecekleri parlamenter bir sağ kaymayı ifade ediyor.

FDP’nin (Hür Demokrat Parti, Liberaller ç.n) tekrar parlamentoya girişi ve muhtemelen de hükümete katılacak olması işverenlerin emeklilik yaşının yukarı çıkartılması, daha esnek çalışma saatleri ya da grev haklarına karşı saldırılar gibi taleplerini gündemin en üst sırasına koyacaktır, Aynı anda AFD de federal hükümeti sağdan baskı altına alıp güdecektir. CSU (Hıristiyan Sosyal Birliği, Merkel’in partisinin Bavyera’daki kardeş örgütü ç.n) Başkanı Horst Seehofer seçim akşamı “sağ kanadın kapatılması“ amacıyla bu baskıya teslim olacağını açıkça belli etti. Bununla birlikte özellikle Bavyera’daki seçim sonuçları düzen partilerinin olabildiğince sağ politikalarının AFD’nin önüne geçmediğini gösteriyor. Burada hemen belirtmek gerekir ki, CSU daima sağ popülist sloganlarla mültecilere ve göçmenlere karşı durdu, tarihinin en kötü sonucunu elde etti ve de sonuç olarak AFD’yi eyalette güçlendirdi.

Sendikalar ve sol için bu, sokakta ve işyerlerinde zorlu çatışmalara hazırlanıp, kendilerinin savunma pozisyonuna sıkıştırılmasına izin vermemek, bilakis ilk günden itibaren yeni hükümetten kendi taleplerini formüle ederek bunun için harekete geçmek demek olmalı.

Çalışan nüfusun çoğunluğu arasında konut kiralarının düşürülmesi, kiralık işçiliğin kısıtlanması, sağlık ve eğitim alanlarının genişletilmesi, düşük ücret ve güvencesiz çalıştırılmaya son verilmesine dair taleplerin olduğu ve bunların sendikalar ve SOL [Parti] tarafından mobilize edilemediği kuşku götürmez.

Tom Strohschneider  “Neues Deutschland” günlük gazetesindeki bir yorumda toplumda parlamentodaki sözde merkez solu meydana getiren oy oranından net daha fazla kişinin kendini solda gördüğüne işaret ediyor. Bu iki şeyi gösterir: Hala devam etmekte olan toplumsal bir kutuplaşma (tek taraflı geçekleşen bir sağ kayma değil) sürecini gözlemliyoruz, fakat bu kutuplaşma seçimlere yansımıyor ve toplumsal hareketler ile sol için direniş potansiyeli varlığını sürdürüyor.

Burjuvaların meşruiyet krizi
Seçim sonuçları büyük koalisyona atılmış şiddetli bir şamar oldu. CDU, CSU ve SPD tarihsel olarak görebilecekleri en dip noktasını gördüler. Bu [durum], anket sonuçlarıyla dışa vuran toplumun ekonomik durumlarına olan nispeten yüksek orandaki hoşnutlukla, yine Merkel’e verilen nispeten yüksek kabul oranıyla ilk bakışta çelişiyor. Fakat Merkel meselesinde ayrıca çok şey söylenebilir; kendi durumlarından hoşnut olmak konusu ise son derece yüksek oranda güvencesiz çalışma koşulları ve bugün insanların yüzde kırkının yirmi yıl öncesine göre daha düşük gelire sahip oldukları olgusu karşısında sadece görecedir.

Bununla birlikte her şeyden önce SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) sadece yaklaşımda olsa bile klasik anlamda sosyal demokrat bir politika sürdürmekten vazgeçtiğinden dolayı bir kez daha cezalandırıldı. FDP son dört yıl parlamentoda olmamasından kaynaklı olarak, ülkedeki koşulların en başat sorumlularından olduğunun unutulmasından yararlandı.  Kendini yeniden sahnelemesi, klasik tabanı küçük işletmeciler, yüksek düzeydeki memurlar nezdinde işe yaradı ve azımsanmayacak kadar seçmen de büyük koalisyonun sonunun gelmesi amacıyla CDU/CSU yerine FDP’ye oy verdiler. “Büyük sermayenin küçük partisinin” parlamentoya girmesi büyük hisse senetleri sahipleri ve patronların sevinç gözyaşlarının akmasına sebep oldu, artık CDU/CSU ve SPD’nin belli sınırlarda da olsa yapmak zorunda kaldığı gibi emekçi tabanı dikkate almak zorunda kalmadan çıkarlarını kararlı bir biçimde temsil edecek bir parti var artık parlamentoda.

Bu seçim sonuçları yıllardır oluşmakta olan kapitalist toplumunun meşruiyet krizinin alttan alta daha güçlendiğini ve şimdi de politik bir yarılmaya yol açtığını gösteriyor: On yıllardır ilk defa altı parti (CSU’yu kendi başına bir pati olarak sayarsak, yedi) parlamentoda temsil ediliyor; ki bunlardan biri CDU/CSU’nun sağında duran bir parti.

Seçime katılım oranı da seçmenlerin yüzde 25‘nin parlamentoya tamamen sırt çevirdiğini gösteriyor. Seçime katılımın yüzde 71’den 75’e çıkmış olması yanıltmamalı. Bu sefer “seçmeyenler“ en güçlü “parti“ konumundalar.

Bunlar, CDU/CSU, FDP ve Yeşiller ’den meydana gelecek bir Jamaika koalisyonunun (Jamaika bayrağı ve partilerin renklerinden dolayı -ç.n) oluşamaması ve Horst Seehofer’in sesli düşündüğü CSU’nun CDU’dan bağımsız hareket ederek birlikte Meclis grubu oluşturmaması halinde yeni seçimlerin mümkün olmasıyla kendini dışa vuran siyasi bir istikrarsızlık dönemine girildiğinin işaretleri. CSU’nun federal çapta faaliyet göstermesinin yıllar sonra tekrar gündeme gelmesi ihtimal dışı değil.

AFD
AFD son aylardaki beklentilerden daha yüksek bir sonuç elde etti. Özellikle de Doğu Almanya’da büyük oranda muhalif seçmeni mobilize edebildi. Fakat burada mülteci ve göçmenler meselesi sağ popülistlerin yüksek oran elde etmelerinin sadece bir faktörü. Göçmen düşmanlığı, buna bağlı olarak içeriye göçün sonuçlarına dair toplumsal kaygılar hiç kuşkusuz AFD seçmenleri için belirleyici. Ne var ki AFD’nin başarısı sadece bununla açıklanamaz. AFD seçmenin yüzde 60’ı partiye inanarak oy vermedi. Oylarıyla, [seçmenler] her zaman üsttekiler için olan ve toplumsal çıkarları göz ardı eden egemen politikalara karşı bir tepki vermek istediler.

AFD’nin parlamentoya girmesiyle Almanya, sağ popülist partilerin çoktandır parlamentolarda temsil edildiği pek çok Avrupa ülkesine katılmış oldu. Sağ popülizm tüm sosyal sonuçları ve işçi sınıfının ve orta tabakanın geniş bir kesiminde yarattığı belirsizliklerle kapitalist toplumunun krizinin bir semptomudur.  [Sağ popülizm] güçlenebildi, çünkü sosyal demokrasi emekçilerin sesi olmaktan (var olan kapitalist koşullar çerçevesinde bile olsa) tamamen vazgeçti ve sol partiler burjuva egemen kesimine karşı inandırıcı ve dirençli bir alternatif gösteremediler.

Bu esnada göçmenlik ve mültecilerin sınır dışı etme konularını bir talk-showdan diğerine bir numaralı konu haline getirerek adeta AFD’nin yelkenine rüzgar üfleyen medyada bir yardımcısı da yok değildi.

Yüzde 87’nin AFD’yi seçmemiş olduğu doğrudur. Bu yüzden AFD’ye sempati halkın geniş kesimleri nezdinde düşse de AFD’nin hala seçmen potansiyelini mobilize edebildiğinden hareket etmek o derece önemlidir. Federal mecliste AfD ama sadece parlamentoyu değil, bilakis siyasi tartışmaları ve ülkenin havasını değiştirecektir. AFD’nin önemli bir parçasının etnikçi ve aşırı sağcı tutumlara yakınlığı, militan faşistlere de güç vererek onları daha da özgüvenli yapacaktır. Yeni kurulacak bir hükümet –insancıl ifadelerle- mültecilerin canına okuyacak, AFD’ye prim vererek iltica yasalarını daha da keskinleştirilip sınır dışı etmeleri süratlendirecektir.

Fakat AFD kesinlikle istikrarlı bir olgu değildir. Frauke Petry’nin seçimin hemen ardından AFD meclis grubuna katılmama kararı partinin içindeki başka yarılma ve bölünme potansiyellerini gösteriyor. Federal Meclise girmekle birlikte seçmenleri nezdinde partinin başa çıkacak durumda olamayacağı talepler ortaya çıkabilir. Bundan dolayı, Meclise girmiş olmayı yeni bir niteliksel güç için bir sıçrama tahtası olarak kullanabilmeleri ihtimal dahilinde değil, buna rağmen, geçmişte eyalet bazında sağ popülist partilerde görüldüğü gibi hızlıca ortadan kaybolmayacaklardır.

AFD’ye karşı mücadelenin, bu yüzden sendikaların ve Sol Parti’nin stratejilerinin merkezi bir parçası olması gerekiyor. Bu esnada sağ popülistlerin başarısının arkasındaki nedenlere odaklanılmalıdır: Kapitalist hakimiyete karşı mücadele ve emekçilerin ortak toplumsal çıkarları için harekete geçme… Yerel düzeyde yürüyüşler ve yeni Meclisin toplanacağı tarihte Federal Meclis binası önünde toplanmayı kapsayan federal çapta bir eylem günü bunun için ilk adım olabilir.

SOL [Parti]
Sol Parti oy oranını hafif iyileştirebildi, yarım milyon ek oy alabildi, fakat AFD’nin bir numaralı yeni muhalif parti ve küçük partilerin en güçlüsü olmasının önüne geçemedi. Geçekte SOL için iki seçim sonucu var: Batıda oy oranın büyümesi ve Doğuda küçülme.

Doğu Almanya’da büyük oranda oy kaybı görülürken Batıda tüm eyaletlerde (Saarland hariç) yüzde 5 seçim barajının üstüne çıkmayı sağlayan oy oranları bir uyarı olarak görülmeli.

Almanya’nın batısında SOL Partinin yüzde 10 ile 18 arasında oy alarak çok net biçimde gelişme gösterdiği birçok seçim bölgesi var (örneğin, Kassel’de yüzde 13,6, Bremen’de yüzde 14,2, Hamburg Altona’da yüzde 15,7, Berlin-Neukölln‘de 18,3).

Doğu ise bu seçimde baş aşağı gitti. Bu Doğu-Batı ayrışması, Batı ya da iç içe geçmiş seçim bölgelerinde daha çok oy yükselmesi şeklinde kendini gösteren, geleneksel Doğu Almanya seçim bölgelerinde kayıpların yaşandığı Berlin için de geçerli, her ne kadar Gregor Gysi ve başka bazı direkt adaylar durumlarını [seçilerek] koruyabilmiş olsalar da. Batıda her şeyden önce Münster’de, AFD’ye karşı yapılan mobilizasyon ve kampanyaların net bir sonucu olarak AFD’nin yüzde 5 barajına ulaşmamış olması en dikkat çekici olanı.

Bu, aynı zamanda parti içinde SPD ve Yeşillerle birlikte hükümete katılma eğilimini partinin düzene tehlikeli uyumu şeklinde eleştirenleri de haklı çıkarıyor. Özellikle de Doğuda oy kaybının yüksekliği başka şekilde açıklanamaz. Burada etkili olan, ADC’nin (Alman Demokratik Cumhuriyeti) Federal Cumhuriyete bağlanmasından 25 yıl sonra bir çok kişinin kendini ihmal edilmiş ve hala ikinci sınıf insan olarak hissetmesi ve SOL’un bu duruma karşı herkesten önce muhalefet yapması gerekirken artık bu durumu üst aşamalarda yönetmekte olduğudur. Bunlara ek olarak, hiç kuşku yok ki düşük düzeyde toplumsal ve sendikal mücadeleler; (etnik ve dinsel sınırların ötesinde) somut dayanışma deneyimleri ve genellikle Almanya’nın Batı bölgelerinden daha güçlü olan yıllardır büyüyen sağ yapılar geliyor. İhmal edilmişlik duygusuna şimdi herkesten önce AFD’nin bir karşılık vererek bunu mülteci ve göçmenlere karşı yönlendiriyor olması, Sol Partinin Doğu Almanya teşkilatlarında baskın güçlerin acizliğidir.

Aynı anda DIE LINKE (Sol Parti ya da SOL) genellikle kentlerde, yüksek eğitim düzeyi olanlar ve gençler arasında AFD’ye ve uluslararası Trumpizme karşı tek alternatif olarak görüldüğü için oy oranını artırdı. [SPD muhtemelen söylemde sosyal demokrat bir muhalefet yapacak.] Sol Partinin SPD’nin bu söylemsel sosyal demokrat muhalefetinden kendini net bir şekilde ayırıp, SPD’nin iktidarda olduğu eyalet ve belediyelerde ona karşı mücadeleyi vurgulamak yerine [SPD’nin] muhalefette değişimine oynamasıyla (bir sonraki seçimde SPD ve Yeşillerle birlikte bir koalisyon yapma hedefiyle) bu katmanların kendisine beslediği umutların kırılmasına yol açma tehlikesiyle karşı karşıya.

Sahra Wagenknecht seçim akşamı ifadeler özellikle berbattı: “Mülteci konusuyla alakalı olarak, belki de bazı sorunları birilerinin gücenmesi kaygısıyla es geçtik, böylece insanların olduğu gibi gördüğü bazı şeyleri sonuçta öylece AFD’ye bıraktık“ dedi. (alıntı Neues Deutschland gazetesinden)

Bu dolambaçlı ifadeler onun 2015 ve 2016 yıllarında iltica hakkını “misafirlik hakkı“ olarak göstermesi, sırın dışı talep etmesi ve terör saldırılarıyla göçmenlik arasında nedensel bir ilişki kurması gibi yanlış söylemlerini hatırlatıyor. AFD’nin başarısına, partinin göçmenlerle ilgili ilkelerinden saptıracak şekilde şekilde karşılık veren Sahra Wagenknecht’in sürekli ortaya attığı bu yola partinin girmesinin önüne geçmek gerek. Bunun yerine partinin mülteci ve göçmen konusunu saldırgan ve sınıfsal bir duruş noktasından kavraması gerekiyor. Bu şu anlama gelir: Mülteci tartışmasının, gerçek sosyal sorunlardan ve sorumlularından gözleri çevirmek için kullanıldığını daha ofansif bir şekilde formüle etmek; göçmenler ile burada doğanların ortak toplumsal çıkarlarını merkeze almak; yüzde 1’in hakimiyeti ve zenginliğine karşı keskin bir propaganda oluşturmak ve her şeyden önce de iktidar da olunan eyaletlerde otoban özelleştirmeleri, kömür çıkrama ve sınır dışı etme politikalarına katılmaya son vermek.

Perspektifler
Aslında, SPD’nin kendini koruma nedeniyle muhalefette kalmaya karar kılmasının ardından Jamaika koalisyonundan başka bir alternatif yok. Buna rağmen koalisyon pazarlıkları kolay olmayacaktır.  CDU/CSU güç kaybetti; FDP ve Yeşiller mümkün olduğunca çok şey koparmaya çalışacaklardır, bazı meselelerde de uzlaşma kolay olmayacaktır.  Bu yüzden yeni seçimler ya da Jamaika koalisyonunun pazarlıklarının başarısızlığa uğramasının ardında SPD’nin devlet sorumluluğundan kaynaklı bir karar değişikliği teorik olarak ihtimal dışı değildir. Fakat mevcut koşullar altında bu daha çok AFD’yi güçlendirecektir ve SPD eğer bir yüzde 10’luk bir parti olmak istemiyorsa bir dört sene daha büyük koalisyonu kaldıramaz.  Her durumda bu seçimler Merkel saltanatının sakin yıllarının sonunu gösteriyor. Ekonomik kriz süreçleri de buna eklendiğinde DİE LİNKE için yeni fırsatları doğuracak sosyal mesele tekrar merkeze oturacaktır.

 

sozialismus.info

Comments are closed.