Britanya: Brexit! |Peter TAAFFE

Published On 1 Eylül 2016 | Dünya, Son Eklenenler

Referandum başkaldırısı

 Kapitalist düzen parçalanıyor

 

AB’den ayrılma oylaması hem Britanya’yı hem de uluslararası kapitalist kurumları kökünden sarstı. Bu durum kitlelerin kitlesel yoksulluk ve vahşi kemer sıkma politikalarına dair öfkesinin ve kurumsallaşma karşıtı halet-i ruhiyesinin bir başka yansımasıydı. Siyasi artçı sarsıntıları ise yeni yeni yankılanmaya başladı.

Halktan gelen bir başkaldırı ile karşı karşıya kaldıklarında, sermayenin strateji uzmanlarının kulaklarında eski bir Kaliforniyalı siyasetçinin sözleri çınladı: “İnsanlar diyeceğini dedi!” AB referandumu sonucunun ardından, kodamanlara karşı koyma cüretini göstererek ayrılmaya oy verenlere dair neredeyse hiçbir ifadede bulunmayan burjuva yorumcuların öfkelerini halka yansıtmalarına şahit olduk:  “Özgürlükçü” Guardian’dan Polly Toynbee hıncını kemer sıkma politikalarını kitlesel olarak reddeden “eğitimsiz” ayrılma yanlılarından çıkardı. Avrupa Konseyi’nin Polonyalı başkanı Donald Tusk Britanyalıların bu kararının “sadece AB’nin değil, aynı zamanda Batı siyasi medeniyetinin de yıkımının başlangıcı” olduğunu ifade etti (Financial Times).

Referandumda ayrılma cephesinin bu zaferi Britanya, özellikle de tıpkı Avrupa’da olduğu gibi emek hareketlerinde büyük yankı uyandırdı. %52’ye %48’lik oy oranı, yaşam standartlarını ve işçi sınıfı topluluklarını yerle bir eden David Cameron ve George Osborne’un Tory[1] milyonerleri hükümetine ve kemer sıkma politikalarına karşı tabanda ağırlıklı olarak işçi sınıfının başını çektiği bir başkaldırıyı temsil etmekteydi.

Birtakım sol grupların yaptığı gibi, bu durumun Britanya’da bir tür “reaksiyon festivali”ne dönüşeceği ve Avrupa’da merkez-sağ grupları kışkırtacağı gibi tamamen kötümser bir sonuca ulaşmak da tamamıyla yanlış. Ellbette Avrupa’daki sağ gruplar bu sonuçtan yararlanmaya çalışacaklardır. Ancak sonuçların açıklanmasından hemen ardından, Portekiz’deki Sol Blok’un kongresiden gelen haberler Yunanistan, İspanya ve Fransa’daki işçi hareketlerinin referandum sonuçlarının ardından yükselişe geçtiğini göstermekte.

Boris Johnson ve Miachael Gove gibi figürlerin Cameron’dan tacı devralarak yenilme ihtimallerinin olduğu bir genel seçimden kaçınarak sağlam bir temel inşa etmeleri kendi kendine oluşacak bir süreç değildir. Referandumdan bir gün önce, 5 Haziran’da öğretmenler %90’lık bir oy oranı ile grev kararı alarak hükümetin akademi planlarına karşı çıkmışlardı. Aslında şu anda da Güney Demiryolları ve fırıncılar grevini içine alan ufak çaplı bir grev dalgası Britanya’da yayılmaktadır.

Düzen karşıtlığı

Hükümet ile çelişkiye düşen birçok işçi Referandum ile nefret ettikleri asıl düşmanları Cameron ve Osborne’a temsili olarak darbe indirme fırsatını geri çevirmediler. Temsili olmayan ise kitlelerin  bütün öfkesini Johnson’dan çıkarması oldu. Referandumun ertesi günü evinin önünde yuhalandı, üstelik yalnızca AB’de kalma taraftarları tarafından da değil.

Ayrıca, referandumun ertesi günü, sokaklardaki Sosyalist Parti’nin gazetesinin satanlar AB’de kalma doğrultusunda oy kullanmasına rağmen tartışmaların ardından sosyalist bir temelde ayrılmayı savunan sınıf savımıza ikna olan birçok insanla tanıştılar. Bu durum aslında işçi hareketinin önderlerinin, referandumu kaybetmesinin ardından tahmin ettiğimiz gibi tarihin tozlu sayfalarına gömülen kemer sıkma komutanı Cameron’ın ardı sıra hizaya girmedikleri takdirde nelerin olabileceğine dair çarpıcı bir görüntüydü.

İşçi sınıfı ve müttefikleri ile hükümet arasındaki güç ilişkileri, referandum sonuçlarına bakarak cesur bir mücadele gerektiği fikrine varıldığı takdirde sendikaların ve işçi hareketinin lehine değişebilir. Ayrılma taraflısı bütün unsurlara yönelik bir hoşgörü takınmamakla beraber, referandum sonuçları yönetici elite karşı işçi sınıfının önemli bir başkaldırısını temsil ediyor.

Referandumun yalnızca iki seçeneğe yer veren yapısının farklı sınıfsal nedenlere sahip insanları aynı kampta buluşturduğu doğrudur. Bu durum seçimlerden politik olarak daha net sonuçlar çıkarmamızın önünde bir engel teşkil etme potansiyeline sahiptir. Ama bunda öyle değil. Geleneksel emek bölgeleri ağırlıklı olarak iki “büyük kasap” Cameron ve Osborne’un aleyhinde oy kullandılar, yalnızca Kuzey İrlanda, İskoçya ve Londara kalma yönünde oy kullandı. Her ne kadar bu bölgelerde “kalma oyu” çoğunluğa ulaşsa da bu durum işçi sınıfının Torylere ve AB’de kalma yanlısı elitlere “artık yeter” demenin, yanlış anlaşılamayacak kadar açık kararlılığının bir ifadesi oldu.

Diğer yandan, genç insanların yaklaşık %75’i “kalma” lehinde oy kullandı, bu durum çarpık fakat buna rağmen enternasyonalist bir yaklaşım idi. Bunlar, AB’yi ilerici bir kurum, Avrupa ve dünyaya açıklığın bir işareti olarak görme hatasına düştüler. Gençlerin bu yaklaşımı Tory ve destekçileri tarafından son derece ikiyüzlü bir biçimde  sömürüldü. Sosyalist Parti’nin hep vurguladığı gibi, AB neoliberal bir yapıdır, sadece Avrupalı işçi sınıfının değil, ayrıca ticaret anlaşmaları vasıtası ile yeni sömürgeci dünyada bütün kitlelerin müşterek ezeni, kapitalist ve emperyalist sömürücüsüdür.

Birçok işçi sınıfı bölgesinde de AB’den ayrılma yönünde güçlü bir kararlılık mevcuttu. Bu tutum, insanların doğru, yani “kalma” yönünde oy kullanmadıkları takdirde çatının çökmesi ile Üçüncü Dünya Savaşı çıkacağı; bir ekonomik kriz cehenneminin olacağını da içeren emsalsiz ve beklenmedik bir “korku projesi” ve nefret kampanyalarına rağmen gerçekleşti. Bu biraz da Torylerin kapitalizminin yarattığı mahrumiyeti yaşamayan gösteriş düşkünlerinin burnunu sürtme kararlılığıydı. Seçime katılma oranı işçi sınıfı bölgelerinde %70’lere varan oranla daha önce benzeri görülmemiş bir seviyedeydi.

Sağın elini güçlendirmek

Irkçı UKIP’ın (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) da tıpkı Toryci acımasız çift, Johnson ve Gove gibi göçmenleri günah keçisi ilan ederek ayrılma taraftarı olduğu doğrudur. Hiç kuşkusuz bazı işçiler de bu gerici güçlerin göçmen karşıtı mesajlarına kanmıştır. Bunun sebebi hem İşçi Partisi hem de sendikalar içindeki resmi liderlerin bağımsız, enternasyonalist, sosyalist bir sınıf çizgisini terkederek sağı güçlendirmesidir. Sosyalist Parti, hem bu referandumda hem de 1975 referandumunda Jeremy Corbyn benzer bir AB karşıtı tutum sergilerken böylesi bir sınıfsal yaklaşım göstermiştir.

Ne yazık ki Jeremy şu anda düşman saflarnın arasında sıkışmış ve Blair artığı yaratıklar tarafından cezalandırılmaktadır. Onu, Hillary Benn ve diğer komplocularların ona karşı darbe düzenlemesiyle ödüllendirdiler. Partinin sağ kanadı onu hava durumu dahil herhangi bir şey için suçlayabilir. Onu gönülsüz de olsa “kalma” kanadında tutunmaya zorladılar. Yapsa lanetlenecek, yapmasa saldırılara maruz kalacaktı.

Daha önce seçim kampanyası süresince de vurguladığımız gibi, Corbyn eğer sosyalist ve enternasyonalist hatlara sadık kalarak açık bir biçimde AB’ye karşı çıkıp ve Sosyalist Avrupa Federasyonu’nun bir parçası olan sosyalist bir Britanya talep etseydi şu anda daha güçlü bir pozisyonda olurdu. Bu durumda seçim iki Tory grubu arasında geçmez, hepsinin alaşağı edileceği yeni bir genel seçim seçeneği ortaya çıkabilirdi. Böylesi bir kampanya sonrası gelişecek güçler arasındaki ilişki çok daha lehimizde olabilirdi. 

Birçok işçi ayrılma kampının ırkçı programını reddederken sınırlı kaynaklara sahip kalabalık işçi sınıfı bölgelerindeki baskıya dair anlaşılabilir endişlere sahipti. Bu, daha az ücretli, daha fazla çalışma saatli çalışma koşullarına dair tabanda duyulan gerçek bir korkudur. Bu sorunun çözümü göçmenler aleyhinde felaket tellalığında değil, özellikle barınma ve eğitim için daha fazla kaynak ayırmaktan geçmektedir. Londra’da 50 bin civarında, tüm AB’de ise 11 milyon boş duran özel mülk emlak mevcut.

Propaganda dönemi boyunca gerek “ayrılma” gerese de “kalma” tarafından sınıf düşmanlarının azılı temsilcileriyle zaman geçiren işçi sınıfı liderlerinden böyle bir kampanyanın esamesi okunmadı.  Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan’ın kapitalist AB’nin savunmasında Cameron ile birlikte görüntülenmesine tanıklık ettik. Önceki belediye başkanlığı seçimlerine “Londra’da daha fazla milyoner” sloganı ile girmişti; bu rakam halihazırda 141, dünyadaki en büyük milyoner miktarı! Bu da Johnson’a bu eşitsizliğin AB’den geldiği demagojisini yapma ve tiksindirici bir biçimde kendisini “küçük adam/kadının” koruyucusu olarak takdim etme imkanı sağladı.

“Sosyal Avrupa” Miti:

Irak savaşı boyunca “tek ayak üstünde kırk yalan uydurmakla” suçlanan Tony Blair’ın imajı, sendikaların haklarını desteklemeye başlayınca bir anda değişti. Daily Mirror’da yayınlanan bir makalesinde “işçi haklarından vazgeçmeyin” diye yazma cürretinde bulundu. Oysa iktidardaki 13 yılını Margaret Thatcher’ın tüm sendika karşıtı yasalarını olduğu haliyle yürürlükte tutarak geçirmişti! Sendikalar Birliği’nin (TUC) zavallı Genel Sekreteri Frances O’Grady, acınacak bir biçimde, patronların AB’sinin ardı sıra dizilmedikleri takdirde, işçilerin 2030’a gelindiğinde hafta başına £38 kaybedeceklerini ilan etti. Böyle, skandal bir biçimde, çalışan insanların hayat standartlarını koruma ve yükseltmekte AB ileri bir güç olarak sunuldu, mücadele örgütleri olan sendikalar değil. Britanya’daki en büyük işçi örgütünün liderliği olan şeyin tamamen iflas etmiş olduğunun daha açık bir ifadesi olamazdı.

Sendikaların kendilerini bu çaresiz pozisyonda bulmalarının sebebi kapitalist AB’ye olan adaptasyonlarıydı. 1988 yılında, dönemin AB Komisyonu üyesi Jacques Delors, sendika liderilerini o on yıl boyunca yaşanılan güçsüzleştirici yenilgilerden kurtarmak için (Madenci Grevi, Wapping Basın Emekçileri Grevi ve vergi sınırlaması konusunda konseye karşı verilen mücadelenin çökmesi), ‘sosyal Avrupa’ fikrini satmayı önerdi . Bu hep yanlış bir prospektüstü. İşçi haklarını onaylayan herhangi bir yasama faaliyeti sadece mücadele ve sektörel güç temeli üzerinde kazanılıp elde tutulabilir. Ancak,  sendikal liderler işçi haklarını sürdürmenin görünüşte acısız bir yolunu kendilerine açtığı için Delors’a minnetle kollarını açıp Fransızca “Kardeş Jacques” şarkısını söylediler.

Açılan bu gedikten “Sosyal partnerlik” (ya da sınıfsal ortaklık ç.n.) gibi sadece ekonomik bir patlama temelinde üzerinde piyasaların yükseldiği bir dönem içinde ancak sınırlı bir düzeyde işe yarayabilecek sınıfsal ittifak projeleri aktı. Ancak ekonomik kriz vurduğunda – özellikle 2007-08’den beri onun sonucu olan tarihsel aşırı zayıf ekonomik büyüme ile birlikte – durum tersine döndü: Hiç gelişmeyen yaşam standartları ve geçmişte elde edilen kazanımlara her cepheden saldırı.

Cameron ve Osborne’un sendikal haklara yönelttiği saldırı karşısında TUC’nin etkili bir sınai eylem örgütlememiş oluşu oldukça utanç vericidir. TUC daha sonra bu geri çekilmeyi hükümete önerdiği bir takasla pekiştirdi. Hükümetin yerine getirmeye usulen söz verdiği kesinti şemaları vb. birkaç konuda verilecek tavizler karşılığında, AB’de kalmak için kampanya yürüteceklerdi.

Neoliberal Bir Proje

Blair ve O’Grady’nin Çalışma Süreleri Direktifi gibi bir takım sınırlamalarla AB’nin çalışan insanların haklarını gözettiği argümanı tamamen düzmecedir. İşçilerin ve sendikaların lehine olan ve geçen her yeni yasa en nihayetinde sendikaların gücünün ve örgütlülüğünün bir sonucudur; işveren örgütlerinin doğasından kaynaklanan “ilerici” eğilimlerinin değil. Buna AB de dâhildir. Dahası, referandum kampanyası sürecinde daha acımasız ve rüşvete yatkın EasyJet ve Ryanir havayolları gibi işverenlerin bazıları işlerine geldiğinde AB düzenlemelerine aldırmaksızın grev kırıcılığı yapmaya hazır olduklarını göstermiştir. Bu şirketler AB’ye Fransız hava trafik kontrolörlerince yapılabilecek herhangi bir grevin etkisini savuşturmak için Alman trafik kontrolörlerinin onların yerine geçmesine izin verilmesine ilişkin hamleyi koordine etmesini önerdiler. Hatırlayalım ki ABD’de neoliberalizmin karanlık çağını başlatan Ronald Reagan 1981’de ilk önce hava trafik kontrolörlerini karşısına alıp yenilgiye uğratmıştı. Burada belirlenen şartlar daha sonra ABD’nin tümündeki işverenler için mihenk taşı haline geldi. Şimdi AB için de böyle ölçütlerin önerilebiliyor oluşu, onun saldırgan neoliberal karakterini göstermektedir.

AB’de kalmaya mantıklı sendikal ilkeler doğrultusunda kesinlikle karşı çıkmak için, AB’nin yalnızca özelleştirme konusundaki karnesinden, örneğin Yunanistan’la ilişkin olarak bahsetmek yeterli olacaktır. AB yakın tarihte Yunanistan’ı bölgesel havaalanlarının da satılmasını içeren 71.000 parça mülk ve işletmeyi kapsayan bir toplu özelleştirme programına zorladı. “İlerlemeci” bir AB, Yunan işçisi için evinde yaşamakta olduğu deneyimle tam bir çelişki içerisndedir! Milyonlar tek bir aile üyesinin cılız maaşıyla yaşamaya zorlanmaktadır.

Şüphe yok ki, Yunan işçilerin mücadelesi, referandum sürecinde Britanya işçi sınıfının başkaldırısıyla büyük bir ivme kazanabilecekti. Britanya’daki olayların etkisinin Hollanda, İsveç ve hatta belki İtalya gibi kimi diğer ülkelere de benzer bir ayrılma örüntüsü biçiminde yansıyacağına ilişkin yeni bir domino teorisi ortaya atılıyor Avrupa için. Onlar da Britanya işçi sınıfının yolunu izleyebilirler; milliyetçiliği pekiştirerek değil, Avrupa’nın işçileri arasında sendikal ve siyasal düzeyde sosyalizm görüşüyle bağlantılı gerçek bir dayanışma yaratarak.

Ulus devletler

AB’nin öncesinde de Ortak Pazar’ın henüz başlangıç aşamasından beri ileri sürdüğümüz gibi, bu yöndeki bütün çabalara rağmen kapitalizm Avrupa’nın gerçek bir bütünleşmesini asla sağlayamayacaktır. Bu fikre karşı çıkan ve Troçki’nin yazılarını AB’de kalma nedenlerini meşrulaştıran, kapitalizmin tarihi Avrupa’yı birleştirme misyonunu yerine getirmesi fikrini ilerici olarak gören ve savunan birtakım Marksistler referandum süresince adeta yardım çağrısında bulundular. Sözde Troçki’nin yazılarına dayandırılan böylesi bir sonuç, tepeden tırnağa yanlıştır.

Bütün kıtayı birleştirme dürtüsü ve ısrarı üretimin ve tekniğin modern çağdaki ihtiyaçlarından doğmuştur. Üretici güçler bir yandan bir avuç kapitalistin sahip olduğu özel mülkiyetin diğer yandan ulus devletin dar sınırlarını  aşmaya başladı. Modern sanayi, özellikle de çok uluslu ve tekeller, yalnızca bir ülkenin pazarı temelinde değil, kıtanın pazarı temelinde; en büyük firmalar ise bütün dünya pazarı temelinde planlama yapmaktadır. Bu durum, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ve Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) gibi dev ticaret bloklarının ortaya çıkmasına yol açan üretim için ulusal sınırların saf dışı bırakılmasına doğru giden bir eğilim ile kendini ifade etmektedir.

Bu süreç bir patlama anında uzaktan yürütülebilir, tıpkı AB vakasında olduğu gibi. Bu durum 2000’li yıllarda yaşandı. Bu, birtakım kapitalist ve maalesef, Marksistin kapitalizmin gerçekten de ulusal sınırların üstesinden geleceği ve birleşik bir Avrupalı kapitalist sınıf yaratabileceği hayalini görmelerine yol açtı.

Bu konumlanmayı meşru göstermek için şu alıntıyı kaynak göstererek Troçki’nin de çalışmalarının altını oydular: “Eğer Avrupa’nın kapitalist devletleri emperyalist bir güven potasında erime noktasında başarılı olurlarsa,  bu mevcut duruma kıyasla bir adım ilerisini teşkil eder, zira herşeyden önce işçi sınıfı için birleşik ve Avrupalı bir taban oluşturacaktır. Bu durumda prolatarya özerk ulus devletlere geri dönüş için değil, emperyalist devlet tröstlerininAvrupa Cumhuriyetçiler Federasyonu’na dönüşüm için mücadele ederler (Barış Programı, Mayıs 1917)

Troçki burada açıkça gerçekleşmesini beklemediği farazi bir durumu ele almaktaydı. Ayrıca bu durum, ulus devletlerin “tek potada erimediği” AB’nin tasviri de değildir. Troçki aynı metinde “Avrupa’nın demokratik cumhuriyetçi birliği, ulusal gelişim özgürlüğünü garanti altına alma kapasitesine sahip yegane birlik, ancak ve ancak devrimci bir mücadele ile mümkündür…. tek tek ülkelerdeki ayaklanmaların hemen arkasından genel bir Avrupa devrimi potasında eritilmesiyle mümkündür.”

Beslenmiş öfke

Britanya’da referandumdan önceki ve özellikle sonuçların açıklanmasından sonraki durum kendisini Cameron/Osborne cuntasına karşı birikmiş bir öfkede ifade etmekte ve durumu tamamen işçi sınıfının lehine dönüştürmek için eşsiz bir fırsat vermektedir. Referandumdan önce dahi frenleri boşalan Toryleri tehdit eden çarklar ile birlikte hükümet 20 adet u dönüşüne ve bir o kadar da kısmi u dönüşüne zorlanmıştı. 1948’den beri yaşanan en büyük ticaret açığı ve her geçen gün krize adım adım yaklaşan ekonomi ile hükümet, güncel gelişmelere karşı koyamayarak her cephede kuşatma altında kaldı. Genç nüfus içindeki işsizlik oranı giderek arttı ve Londra ve diğer şehirlerdeki barınma sorunu hala yakıcılığını korumakta.

Waltham Forest’ta ev giderleri bir yılda %25 artarken Butterfields Gayrimenkul’de çalışan işçiler evlerinden tahliye ettirildiler ve yüzlerce mil uzaklıktaki şehilere gönderilerek adeta bir iç sürgüne maruz kaldılar. Öyle ki, fahiş kira isteyen ev sahipleri sıradan evlerini bariz bir biçimde şişirilmiş fiyatlarla satın almak için para akıtmaya hazır zenginlere kolaylıkla satabilir.

2007’den beri %8 azalan maaşlar da mayalanmakta olan isyanı besleyen bir başka noktadır. Bu vesile ile sendikalar konfederasyonu TUC’un Genel Sekreteri Frances O’Grady’ye hatırlatırız ki bu durum AB’nin içindeyken yaşandı! Son üç konferanslarındaki katılım oranından da görüldüğü gibi sendikalar içinde de yayılan bir isyan dalgası mevcuttur. İçlerindeki Sosyalist Parti üyelerinden gelen baskı dolayısıyla Galli TUC, konseyin bütçe ihtiyacına destek dahil olmak üzere bir dizi önergeyi kabul etti ve çeliğin kamulaştırılması fikrine de büyük sempati ile baktılar. Bu oylamalar, toplantılara ilk defa katılan yeni ve genç işçi katmanlarının etkisi ile neredeyse oybirliği ile kabul edildi. GMB Sendikası genel konferansında kamulaştırma oylamaları ile bu konu uzun bir süre sonra ilk defa sendika gündemine girdi.

Kamu sektörü sendikası Unison’ın konferansında, sendikayı can çekişen, cadı avı donanımından üyelerinden gelen direnişi harekete geçirebilen, mücadeleci, militan bir Unison’a dönüşüne öncülük etmek için sıradan insanlardan oluşan yeni bir sol örgüt oluşturuldu. Bütün bu gelişmeler Britanya’da yeni bir mücadeleci dönmemin başlangıç belirtileridir.

Siyasi iç savaşlar

Aynı zamanda, biri Tory Partisi diğeri İşçi Partisi içinde olmak üzere iki “iç savaş” yaşandı; bu iç savaşlar referandumda daha da şiddetlendi. Sosyalist Parti tarafından da tahmin edildiği gibi, Corbyn destekçileri tarafından yürütülen referandum süresince AB’de kalma cehpesine geçiş ile cisimleşen İşçi Partisi’nin sağ kanadını yatıştırma girişimi Corbyn karşısındaki muhalefeti yatıştırmanın çok uzağındaydı, aksine bu tutum onları daha da yüreklendirdi. Sonuçların açıklanmasından saatler sonra milletvekili Margaret Hodge, Corbyn’i indirme niyetini gizlemeden yeni bir parti liderliği oluşturmak amacıyla güvensizlik oylaması için İşçi Partisi Meclis Grubu’na hitaben bir mektup kaleme aldı. Bu durumu Hilary Benn’in şutlanması ve diğer gölge hükümet mensuplarının istifası takip etti.

İşçi Partisi açıkça iki arada bir derede kalmış, çürümüş Blair artığı güçler ile Jeremy Corbyn etrafından toplanan kemer sıkma politikaları karşıtı, potansiyeli her geçen gün artan sosyalist güçler arasındaki sivil savaş içerisinde kilitlenmiştir. Ancak böylesi bir fırsat Corbyn yanlısı küçük burjuva bir örgüt olan Momentum tarafından adeta çarçur edilmiştir. Momentum öncelikli olarak İşçi Partisi’nin geçmişteki merkeziyetçi bürokratik yapısının yerle bir edilerek işçi hareketinin demokratik bir kuşağını temsil etme sözünü vermişti. Ancak, mevcut liderliğin özellikle de Jon Lansman’ın son derece kötü yönetimi ile bu söz liderliğin sağı yatıştırma çabaları sonucu buharlaştı. Bu da sağı Corbyn’i indirme ve Blair artıklarının hükmünü yeniden tesis etmek noktasında cesaretlendirdi.

Sağın güvensizliği, kamu emekçileri sendikası PCS konferansında İşçi Partisi’ne bağlanma oylamasının reddedilmesine yol açtı, çünkü Blair artığı sağ hala parti mekanizmasını, özellikle de meclis grubunu kontrol etmektedir. Referandum süreci boyunca 71 “saha çalışanı” İşçi Partisi merkezinde, yenilgiye uğrayan “kalma” cehpesi için yapılacak çalışmalara tahsis edilmişti. PCP üyeleri bu tür bir görevlendirmenin, bir sağ kanat freni, İşçi Partisi’ni sosyalizm ve mücadele yoluna çevirmek isteyen işçi sınıfı savaşçılarına karşı bir tür filtreleme işlevi gören sözde bir “Uygunluk Birimi” aracılığıyla partinin bürokratik aygıtını finanse etmek anlamına da geleceği gerçeğini de göz ardı etmediler.

Eğer bu görevlerinde başarısız olurlarsa sağ bir kez daha İşçi Partisi’nden ayrılmanın yollarını arayacaktır. Referandum bize gösterdi ki şu anda Tory sol kanadı ile çoktan bir işbirliği yoluna gittiler. Bu durum her ne kadar oylamada kabul görmese de İşçi Partisi milletvekili Jo Cox’un ölümünün ardından gerçekleşen özel oturumda hükümetten ve muhalefetten milletvekillerinin Avam Kamarası’nın her iki tarafında birlikte oturması gibi akıl almaz bir teklife kadar vardı.

AB’de Kalma seçim kampanyası süresince liberal demokratların yanı sıra sağ kanat İşçi Partisi üyeleri ile “sol” ve “liberal” Tory milletvekillerinden oluşan ulusal bir koalisyon bileşeni çoktan mevcuttu. Liberal demokratların lideri Tim Farron referandum öncesi süreçteki bütün açıklamalarında Corbyn’in kalma çabalarının yetersizliğine vurgulayarak onun liderliğine saldırdı. Dolayısıyla, Corbyn’in seçilmesinden beri süregelen İşçi Partisi içindeki iç savaş halen çözümlenememiştir, parti içinde Corbyn’e muhalefet edilmeyen tek bir gün dahi geçmemiştir.

Tory “dostları”nın sürdürdüğü “dostane saldırılar”, Tory partisi içinde Cameron/Osborne kanadı içindeki bölünmeleri de kalıcı hale getirdi. Yeni Tory liderliği yarışı bu bölünmeleri daha da derinleştirecek ve hatta Liberal Demokratlar ve İşçi Partisi sağ kanadı ile bir tür ittifaka yol açabilecek bir bölünmeyle dahi sonuçlanabilecektir.

Referandum, dalgalanma etkisi aylar yıllar boyunca sürecek gibi duran dev bir kayanın bir göle atılmasına benzetilebilir. Çoktan Avrupa’nın bir başından diğer başına kadar yankılanan bu süreç en nihayetinde Avro’nun çöküşüne ve AB’nin dağılmasına kadar gidebilir. Ayrıca referandum, yeni bir İskoç referandumu sorusunu gündeme getirdi ki bu da Birleşik Krallık’ın parçalanmasına yol açabilir. İhtimaller İrlanda, özelikle de Sinn Féin tarafından mezhepçiliği artırabilecek “sınır oylaması” talep edilen Kuzey İrlanda için de ciddi.

Ne olursa olsun, rederandumdan kaynaklanacak bütün gelişmelerden emek hareketi net sosyalist sonuçlar çıkarmalı ve bunlara uygun davranarak bağımsız bir işçi sınıfı programı çerçevesinde mücadele etmelidir. Acil gereklilik, tüm Corbyn yanlısı sol güçlere açık, demokratik biçimde toplanmış olağanüstü bir emek hareketi konferansının yapıılması için uğraşmaktır. Bu konferansın amacı, PLP komplocularının darbe girişimini yenerek Jeremy Corbyn’i savunmak; bunu da açık sosyalist politikalar ve federal bir örgüt biçimini de içeren demokratik yapılar benimseyerek yapmak olmalıdır.

AB referandumu egemen sınıf ve onun emek hareketindeki gölgeleri için bir depremdi ve artçı sarsıntıları bir süre daha devam edecek.  Bu aynı zamanda, emek hareketini demokratik ve sosyalist bir çizgide yeniden yapılandırmak için büyük bir fırsat.

Socialism Today,  Temmuz – Ağustos 2016

[1] 19. Yüzyılda İngiliz parlamentosunda muhafazakar grup.

Comments are closed.