Ekonomik Krizin Eşiğinde |Özgür DEMİRCİ

Oku, Beğen, Paylaş!

TÜRKİYE EKONOMİSİ 24 HAZİRAN SEÇİMLERİ ÖNCESİNDE KRİZİN EŞİĞİNE GELMİŞTİ | 

Türkiye ekonomisinin bu duruma gelmesinin nedenleri uluslararası ekonomik gelişmeler ve Türkiye ekonomisine özgü ulusal sorunlar olmak üzere iki ana başlık altında toplanabilir.

Uluslararası ekonomik gelişmeler, kapitalizmin kriz yaratan özüne bağlı olarak dünya çapında ekonomik krizin yaklaşmakta olduğunu gösteriyor. 2007-2009 Global Ekonomik Krizi sonrasında, ABD ekonomisi 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana en uzun ikinci büyüme sürecinin içinden geçmekte. Bu büyüme süreci, 2007-2009 Global Ekonomik Krizi’nde ABD ve Avrupa Birliği Merkez Bankalarının krize karşı uyguladığı parasal genişleme politikalarıyla desteklenmekteydi. Emperyalist devletlerin uyguladığı bu parasal genişleme politikası ile finansal varlık fiyatlarının hızlı bir şekilde artması ve büyüme sürecinin görece uzun bir süre devam etmesi, Dünya çapında bir ekonomik krizin yaklaştığını gösteriyor. Bu nedenle, yaklaşmakta olan krizi olabildiğince geciktirebilmek ve kriz sırasında ekonomik önlemler alabilmek için ABD Merkez Bankası 2015’ten bu yana, 2016’dan beri hızlanarak parasal sıkılaşma politikaları uygulamaya başladı ve faizleri arttırmaya başladı.

ABD Merkez Bankası’nın parasal sıkılaştırma politikalarını Avrupa Birliği Merkez Bankası da 2017’den beri uygulamaya başladı. Uzun süren büyüme süreci ve Emperyalist devletlerin 2015’ten beri uyguladığı parasal sıkılaştırma politikaları dünya çapında ekonomik riskleri arttırdı. Bu süreçle kısmi bağlantılı olarak Trump yönetiminin Çin’e karşı 2018’de başlattığı ticaret savaşlarıyla birlikte ekonomik dalgalanmalar arttı. Bu durumun sonuçları Emperyalist ülkelerde kısmî olarak görülse de, örneğin ABD borsalarında 2018’in ilk aylarında görülen dalgalanma, asıl olarak dünya ekonomisinin zayıf halkalarında hissedildi.

Uluslararası iş bölümündeki pozisyonları nedeniyle ‘gelişmekte’ olan ekonomiler olarak adlandırılan Arjantin, Türkiye, Mısır, Venezüella, Endonezya, Ukrayna ve Güney Afrika gibi ülkelerde 2018’in ilk yarısında önemli ekonomik sorunlar görüldü. Örneğin, Arjantin Pezosu Amerikan Dolarına karşı hızla değer kaybetti, Arjantin Merkez Bankası politika faiz oranını yüzde 40’a çıkarmak zorunda kaldı ve Arjantin hükümeti 2001 Krizindeki kötü anılara rağmen Mayıs ayında IMF ile anlaşarak borç aldı.

Türkiye ekonomisi daha fazla etkilendi

Dünya ekonomisinin 2018’in ilk yarısında yaşadığı bu çalkantılı süreç, Türkiye ekonomisinin bugün içinde bulunduğu durumun, dünyadaki kapitalist ekonomik düzenin yarattığı çalkantılardan önemli şekilde etkilendiğini gösteriyor.

Dünyadaki kapitalist ekonomik düzende yaşanan bu çalkantıların Türkiye ekonomisini benzer ekonomilere göre daha fazla etkilemesinin nedeni ise Türkiye ekonomisinin özgünlükleri. Türkiye ekonomisi 1980’lerde uygulanan finansal serbestleşme ile uluslararası finansal piyasalara bağımlı hale getirildi ve 1995’te Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşması ile Türkiye ile Avrupa arasındaki dış ticaret vergileri ve kısıtlamaları kaldırıldı. Bu politikalar sonuncunda Türkiye ekonomisi uluslararası ekonomik dalgalanmalara karşı tamamen savunmasız kaldı, Avrupa Birliği’ndeki emperyalist ekonomilere bağımlı hale geldi ve Türkiye’deki ithalat-ihracat dengesi tamamen bozuldu.

2015’te ABD merkez bankasının başlattığı parasal sıkılaştırma politikalarının Türkiye ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için AKP hükümeti devlet harcamalarını arttırdı ve parasal sıkılaştırma politikaları uygulamadı. Türkiye ekonomisindeki ihracatın ithalatı karşılama oranındaki düşüş, özel şirketlerin döviz borçlarındaki artış ve bütçe açığındaki artış, Dünya ekonomisinde 2018’in ilk yarısında yaşanan dalgalanmamalarla üst üste geldi. Bunun yanında, Türkiye’deki ve Orta Doğu’daki siyasi belirsizlikler Türkiye ekonomisi üzerindeki riskleri artırdı ve Mayıs-Haziran 2018 itibariyle Türkiye ekonomisi krizin eşiğine geldi.

Türk lirası ABD Doları karşısında yılbaşından bu yana yaklaşık yüzde 20 değer kaybetti. Bu değer kaybının iki doğrudan sonucu oldu. Birincisi, tüketim ve üretim mallarının fiyatları arttı, tüketim mallarının fiyatları bir yılda yüzde 12, üretim mallarının fiyatları bir yılda yüzde 20 arttı, bu durum işçi sınıfının alım gücünü hızla düşürdü.

İkincisi, döviz borcu olan büyük şirketler borçlarını ödeyemediği için bankalarla borç erteleme anlaşmaları yaptı. İşsizlik resmi verilere göre yüzde 10’un ve genç işsizlik yüzde 18’in üstüne çıktı. Türkiye ekonomisinde artan riskler ve Türk lirasındaki değer kaybı nedeniyle AKP hükümeti Mayıs ayı içerisinde seçim öncesi ekonomik durgunluk riskini göze alarak politik faiz oranlarını yüzde 4,25 arttırmak zorunda kaldı. Ancak bu önlemler Türkiye ekonomisindeki dalgalanmaları önlemeye yetmedi. Piyasadaki gösterge faiz oranları yüzde 19’un üzerine çıktı, Borsa İstanbul’da Mayıs-Haziran ayı boyunca önemli düşüşler yaşandı ve Türkiye Devleti’nin borçlarını ödeyememe riskini gösteren CDS (Credit Default Swap; Kredi Temerrüt Takası) oranları hızla artarak Dünyadaki en yüksek 5 ülke arasına girdi. Bu durum Türkiye’deki ekonomik ve politik risklerin arttığını ve bu nedenle uluslararası finansal-kapitalin Türkiye’den hızla çıktığını göstermektedir.

Zenginler ise zenginliklerine zenginlik kattı

Türkiye ekonomisinin 2018’in ilk üç ayında yüzde 7,4 büyümesinin bu genel tabloyla çeliştiği iddia ediliyor. Aksine, bu büyüme Türkiye ekonomisindeki kapitalizmin doğasının bir yansıması olarak çelişkilerin bir sonucudur. Türkiye’deki zenginler/patronlar 2018’in ilk üç ayında zenginliklerine zenginlik katmışken Türkiye’de ezici çoğunluğu oluşturan işçi sınıfının alım gücü enflasyon nedeniyle (yakın zamanda yaşanan kuru soğan ve patates fiyatlarındaki artış bu duruma önemli bir örnektir) hızla düştü.

Türkiye ekonomisindeki bu bozulmanın, Türk lirasının Amerikan Doları karşısındaki değer kaybının ve uluslararası finansal-kapitalin Türkiye’den çıkışının hızla devam edeceği tahmin ediliyor. Bunun sonucunda büyük şirketlerin borçlarını ödeyemeyerek iflas edeceğini, işsizliğin artacağını ve şirketlerin bankalara borçlarını ödeyemediği için bankaların da iflasla yüz yüze geleceğini tahmin etmek zor değildir.

Zenginleri kasaya buyuralım

Şirketler ve bankalar ‘iyi’ günlerinde kârlarını toplumla paylaşmadıkları ve patronların zenginliklerini arttırdıkları hâlde, bu tip kriz durumlarında devletlerden kurtarma planları talep ederek kendi zararlarını topluma ödettirmek isteyecek ve uluslararası finansal-kapital Türkiye Devleti’ni IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarla anlaşma yaparak borç almaya zorlayacaktır. Bu şekilde gelişen bir sürecin patronları daha da zenginleştireceği ve toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfını daha da fakirleştireceği açıktır.

Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının bu durumla karşı karşıya kalmaması için temel talepler etrafında örgütlü mücadele vermesi gerekiyor. SOSYALİST ALTERNATİF bu süreçte aşağıdaki talepler etrafında sendikalar ve sosyalist örgütlerin öncülük ettiği kitlesel bir mücadelenin örgütlenmesinin bu durumu işçi sınıfının lehine değiştireceğini ön görüyor.

IMF ve Dünya Bankası ile anlaşma yapılmaması, borç alınmaması, bütün dış borçların ödenmesinin durdurulması!

İflas eden büyük şirketlerin ve bankaların, çalışanların denetiminde bedelsiz kamulaştırılması!

Büyük şirketler ve bankaların kurtarılması için yapılacak her türlü yasal düzenlemeye karşı kesintisiz mücadele!

Herkese devlet tarafından iş güvencesi verilmesi!

İşçi sınıfının bankalara olan bütün borçlarının silinmesi!


Oku, Beğen, Paylaş!

Bunları da sevebilirsiniz