Kapitalizm nedir? Ne değildir?

Published On 21 Kasım 2014 | Son Eklenenler, Teori


Kitlesel işsizlik, düşük ücretler ve yoksulluk neden vardır? Neden Suriye, Irak, Afganistan ve birçok yerde savaş var? Küresel ısınma neden var? Kadınlar neden şiddette maruz kalıyor ve erkeklerle eşit değil? Bu ve buna benzer bütün bu sorularara cevap verilmeden insanlığın sorunlarına çözüm mümkün değildir.

Bugün teknolojik gelişmenin ve ekonominin geldiği noktada sağlayabileceği olanaklar ile insanların içinde bulunduğu gerçek yaşam koşulları arasında dağlar kadar mesafe var. Var olan bilgi, teknik ve üretim düzeyi tüm insanlara daha güzel bir dünya için gerekli imkanları sağlayabilecek yeterliliktedir. Bunun için ayrıca yeni bilimsel ya da teknolojik bir devrime gerek bile yoktur. Ne var ki günümüzde insanlığın, en temel ihtiyaçlar olan giyinme, beslenme, barınma, hastalık gibi temel sorunlarının çözülmeseinden dahi adım adım uzaklaşıldığı çok açık görülüyor.

Günümüzde silahlanmaya ve savaşlara harcanan paranın çok küçük oranıyla sıtma gibi hastalıklar hemen tarihe karışabilirdi. Bütün insanlar için yeterli miktarda gıda üretimin tüm şartları mevcutken her 3 saniyede bir insan açlıktan ölüyor. GSH (Gayri Safi Hasıla) kat kat büyürken işsizlik de onunla bereber büyüyor ve reel ücretler düşüyor.

Peki neden?

Çok basit: Çünkü yaşadığımız dünya üzerinde hali hazırda hakim olan ekonomik ve toplumsal düzen için nüfusun küçük bir azınlığının azami kâr elde etmesi her şeyin üstündeyken, insanların büyük çoğunluğunun ve çevrenin ihtiyaçları hiçbir önem taşımıyor; çünkü kapitalizmde yaşıyoruz.

Zıt Çıkarlar

Her bir işten çıkarmanın, Irak’a, Afganistan’a ya da dünyanın herhangi bir yerine düşen bir bombanın, bir nehre akıtılan her damla zehirli atık suyun, iş cinayetlerine neden olan her tür tedbirsizliğin arkasında belli insanların ya da insan gruplarının kararları vardır. Bu kararları çıkarlar belirler. Herhangi bir işçiye işten çıkarmalar konusunda fikri sorulsa, karşı olduğunu belirtir. Çünkü bu durumdan hiçbir çıkarı yoktur. Afganistan’da yaşayan insanlara ya da sıradan askerlere fikri sorulsa, savaşa karşı çıkarlar. Çünkü savaştan hiçbir çıkarları yoktur.

Fakat işten çıkarmalardan, sosyal hakların kısıtlamalarından, savaşlardan çıkarı olan küçük bir azınlık da vardır: Zenginler ve egemenler.  Zengin ve egemen olmak için paraya ihtiyaç vardır; çok paraya, sermayeye. Yani zengin ve egemen olanlar sermayedarlardır, fabrika, banka, şirket sahipleri ile onların işlerini halleden siyasi partiler ve hükümetlerdeki uzantıları.

İşten çıkarmalar az sayıda çalışanla çok kâr elde etmeye yarar; sosyal kısıtlamalar şirketlerin sosyal güvenlik kesintilerini düşük tutarak ve ücretlerin aşağıya çekilmesini sağlayarak çok kâr elde etmeye yarar; savaşlar güçlü devletlerdeki güçlü şirketlerin hammadde, pazar ve ticaret yollarını kontrol altına alarak daha fazla kâr elde etmelerine yarar.

Kapitalistler ve kapitalizm yandaşları kâr için üretim tarzından herkesin faydalandığını iddia ederler. Kısaca “bugünün kazancı yarının yatırımı, ertesi günün de istihdam alanıdır” derler. Yalnız, mesele şu ki bu tez yeni değil, bilakis onlarca yıldır ifade edilir ve kârlar şirket sahiplerinin ceplerine akarken yatırımlar ise giderek istihdam sağlayabilecek üretim alanlarına daha az yapılır. Yeni istihdam alanları yerine elimizde olan milyonlardan oluşan yapısal bir işsizlik.

Çünkü kapitalizm sadece adaletsiz değil, aynı zamanda işleyebilir de değil.

Kapitalizm Krizlere Yol Açar

Kapitalizm sürekli krize gebe ve kaotik bir sistemdir. Üretim toplumsalken, üretilen şeyin kapitalist temel üzerinde banka ve şirketlerin özel mülkiyetinde olmasındaki çelişki; bir dünya pazarı çerçevesi içerisinde şirketlerin ve ulus devletlerin arasındaki rekabet; kâr mantığı gibi nedenlerden dolayı kapitalizm uyumlu bir gelişmeye uygun değildir. Kapitalizmde dengesizlikler, üretim ve kapasite fazlalıkları, borçlanma ve spekülasyon balonları ortaya çıkar. Bu dengesizlikler ve çelişkiler sürekli ekonomik krizler şeklinde kendini dışa vurur.

Bu krizler kapitalizm kadar eskidirler. Kapitalist sistemin ilk evrelerinde bunlar ekonominin yükselişinin ve genel olarak tüm toplumun gelişiminin kısa kesintileri şeklinde idi. 20. yüzyılın başından itibaren bu evre bitmiştir artık. Kapitalizmin krizi doğuran yapısı ve rekabeti iki dünya savaşına yol açtı.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1970’li yılların başlarına kadar Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yüksek büyüme oranlarıyla uzun bir yükselişin yaşandığı istisnai bir dönem oluştu. Bu işçi sınıfının büyük bir kesiminin de yaşam standardının iyileşmesini sağladı -ki bunda yine işçi sınıfının örgütlü baskısı ve kapitalistler tarafından bir tehdit olarak algılanan kapitalist olmayan devletlerden oluşan Doğu Bloku’nun varlığının rolü büyüktü.

Fakat neredeyse kırk yıldır kapitalizm, kendi “normal” haline döndü denilebilir; çöküşe geçti. Ekonomik krizler ekonomik gerilemeye yol açarken yükselme dönemleri ise giderek daha zayıf olma eğiliminde. Artık kriz zamanında ortaya çıkan sorunlar yükseliş döneminde telafi edilememektedir. Pazar ekonomisi yokuş aşağı giderken, kitlelerin yaşam ve gelecek perspektiflerini, umutlarını da kendisiyle birlikte sürüklemektedir.

Absürt olan ise krizlerin yokluktan değil, bilakis bolluktan ortaya çıkması. Kapitalizmin yasaları sermaye ile daha fazla sermeye yaratılmasını ister. Sadece kazanç elde edilmesi değil, rekabete tutunabilmek için bunun en yüksek seviyede tutulmasını zorunlu kılar. Ne var ki biriken sermaye yığını için yeterli yatırım seçenekleri de yoktur.

Kapitalist krize yol açan çok çeşitli nedenler vardır. Fakat belirleyici bir biçimde derinde yatan neden, kârın, özellikle de kâr oranının gelişimi, yani kazancın ortaya konulan sermayeye oranıdır.

Marx kâr oranının düşme eğiliminin olduğunu ortaya çıkarmıştır. Artı değer ve kârın tek kaynağının insan emeği olması gerçeği bu sonucu doğuruyor. Artı değer ile ifade edilen: Emekçiler bir hammaddeye ya da ön ürüne emek katarak bir değer ortaya çıkarır. Bu değerin bir kısmı emekçilere yaşamlarını sürdürmeleri için maaş ve ücret biçiminde verilir. Geri kalan değer artı değerdir.

Malın piyasada satılması ile artı değerden kâr elde edilmesi gerekir. Aralarındaki rekabet baskısı kapitalistleri bir yandan ücretleri aşağı doğru bastırmaya diğer taraftan da makina donanımını güçlendirerek verimliliği yükseltmeye zorlar. Ücret ve maaşlar değişken sermaye; makine, bilgisayar, hammadde vb. sabit sermaye olarak adlandırılır. İkisinin arasındaki denge sabit sermeye lehine gelişir. Kârın/artı değerin tek kaynağı insan emeği yani değişken sermaye olduğu için, bu durumda kâr oranında düşme eğilimi ortaya çıkar.

Bu bir eğilimdir, çünkü bu gelişmeler başka gelişmelerle geçici olarak çakışabilir. Mesela, çalışma saatleri uzatılıp ücretler düşürülerek işçi sınıfının sömürülmesi yoğunlaştırıldığında tek kaynağı insan emeği olan kâr oranının yükselmesi sağlanabilir. Ne var ki, netice olarak sabit sermaye birikimi tüm karşı eğilimlere karşı baskın gelir ve kâr oranı düşer.

Bu durumda kapitalist için birikmiş sermayesiyle yatırımlar yapmanın bir getirisi kalmaz. Pek tabi ki bu birikimin hiç de küçümsenmeyecek bir miktarını sürekli lüks için harcanır. Fakat esas sermaye, yani daha fazla sermaye birikimi için kullanılan para ya spekülasyona yatırılır ya da elde tutulur.

Bütün malları ürettiği halde sadece küçük bir oranı ücret olarak alan işçi sınıfı, kapitalistin bu yatırmadığı ve elinde tutuğu sermayeye hiçbir şekilde ulaşamaz. Ayrıca üretim ve kapasite fazlalığı ortaya çıkar, sorun yayılır ve krize dönüşür.

Böyle bir krizde sabit sermaye imha edilir. Yani, fabrikalar kapatılır, üretim olanakları ortadan kaldırılır. Sadece bu şekilde yeni bir döngü bir üst aşamada tekrar başlatılabilir.

Ekonomik kriz döngülerinin kapitalizmi kaldırmak dışında nihai bir çıkışı ise yoktur.

Küreselleşme ve Neoliberalizm

Çok bahsi geçen küreselleşme ise sistemin yapısal krizini ve çelişkilerini ortadan kaldırmaz, bilakis onların sonucudur. Savaş sonrası ortaya çıkmış olan “kapitalizmin altın çağı” sona erdikten sonra sermaye kârlı yatırım alanı ararken önündeki bütün bariyerleri kaldırmaya çalıştı: Gümrük bariyerleri, şu hep sözü edilen sosyal devlet, hala kamu mülkiyetinde bulunan ekonomi alanları vb. gibi.  Ayrıca kâr oranını yükseltmek maksadı ile emekçiler üzerindeki sömürüyü yoğunlaştırmak için işçi sınıfı hareketinin kazanımlarına saldırdı.

O zaman kadar kamu mülkiyetinde olup sermaye kullanımına sunulmamış alanlar kapitalist pazara entegre edilmek üzere özelleştirildi. Ve yatırımlar yoğunluklu olarak hastaneler, okullar, gıda, ilaç, alt yapı gibi alanlar yerine, daha çok kazanç getiren mali piyasalara aktarıldı.

Fakat kapitalizmin çelişkileri bu şekilde ortadan kaldırılmış olmadı, tam tersi bu çelişkiler daha da keskinleştirildi. O yüzden kapitalist sistem bugün 2008’de başlayan dünya çapındaki krizinden hala çıkabilmiş değil. Krizin kurbanları ise yine dünya üzerindeki emekçi, işsiz ve yoksul milyonlar.

Kapitalizm Reformla İyileştirilebilir mi?

Peki, kapitalizm reformlar aracılığıyla daha iyi bir hala getirilebilir mi? “Sosyal pazar ekonomisine” tekrar dönülebilir mi? Sendikal ve sol hareket içerisinde aktif birçok kişi, kapitalizmi kontrol altında tutmanın, sosyal yasaları iyileştirmenin, ücretleri yükseltmenin onu kaldırmaktan daha kolay olduğunu düşünür.

Sosyalist Alternatif kitle hareketlerinin, özellikle de emekçi hareketinin grev ve genel grevlerinin önemli başarıları getireceği görüşündedir. Kapitalistler kârlarını ve güçlerini tehlikede hissettikleri anlarda kararlı mücadeleler sayesinde ödünler vermeye zorlanabilir.

Fakat bankaların ve şirketlerin güçleri temelden kırılmadığı sürece bu ödünler/kazanımlar kalıcı olmayacaktır. Kapitalizmin, rekabet savaşının, kâr mantığının yasaları sermaye sahibi egemen sınıfını daima bu ödünleri tekrar geri döndürmeye, çevreyi mahvetmeye, savaşlar açmaya itecektir.

Servetlerinin ve iktidarlarının ciddi şekilde tehdit altında olduğunu gördüklerinde kapitalistler demokratik hakları bir kenara atıp otoriter rejimler kurmaktan da çekinmezler. 1933’te sermayedar kurumları Hitler’i işçi sınıfı hareketini un ufak etmek için başa getirdiğinde, 1973’te Şili’de ABD emperyalizminin Pinochet darbesiyle Salvador Allende’nin sosyalist hükümetini yıktığında ve birçok örnekte olduğu gibi.

Bu yüzden gündelik yaşam koşullarımızın iyileştirilmesi uğruna verdiğimiz mücadeleleri kapitalizmi kaldırmak için verdiğimiz mücadele ile birleştirmek zorundayız. Bu mücadelede insanca asgari ücretten, taşeronluğun kaldırılmasına, çevrenin talanına son verilmesinden sendikal haklara kadar yaşamın her alanından taleplerle yer alırız. Bu taleplerin her biri tek tek sistem içerisinde karşılanabilse de bir bütün olarak ancak bugüne kadar baş aşağı duran koşullar ayakları üstüne oturtulduğunda mümkündür. Burada belirleyici olan ise mülkiyet meselesidir. Çünkü bir ekonominin toplumun tamamı tarafından kontrol edilip ve yine toplumun tamamının yararına sunulması ancak o ekonominin tüm toplumun mülkiyetinde olması ile mümkün olabilir.

 

Comments are closed.