Yeni bir birleşik güç inşa edelim! |İsmail N. OKAY

Published On 10 Kasım 2015 | Öne Çıkan, Son Eklenenler, Türkiye

AKP 7 Haziran seçimlerinde aldığı yenilgiyi, maliyeti kitleler için katliam, baskı, korku ve kaos olan kanlı bir taktikle 1 Kasım’da telafi etti. Böylece Türkiye sınıf mücadelesi ve muhalif kesimler açısından yeni zor bir dönemin içine girmiş bulunuyor. HDP’nin barajı aşmış olması her şeye rağmen bir başarıdır.  İşçilerin, yoksulların çıkarlarını kollayan, sömürüye ve baskıya karşı Türk ve Kürt içi sınıfının birliğini kapsayan, yeni bir sol kitle partisi ve büyük bir cephe kurmak için bir mevzi kazanılarak, iyi bir zemin oluşmuştur. Mesele bu cephenin inşasına sabırla ve bir an önce başlanmasıdır.

1 Kasım’da gerçekleşen genel seçimler, iktidardaki muhafazakâr, kapitalizm yanlısı, İslamcı AKP hükümeti ve hükümranlıklarını sabitleştirmeleri açısından yapılan en önemli eşikti. 7 Haziran’da özellikle HDP’nin anti demokratik yüzde 10 seçim barajını aşmasıyla bu eşiğe takılan AKP bunu tekrarlanan 1 Kasım seçimlerinde özellikle Erdoğan ve şürekâsının kirli ve kanlı taktikleriyle beklentilerin üzerinde bir sonuç alarak telafi etti.

Seçim sonuçlarına göre AKP oylarını yaklaşık 8.5 puan yükselterek yüzde 49,5 aldı ve tek başına hükümet kurma gücüne ulaştı. CHP yüzde 25,3 ile beş ay önceki Haziran seçimlerindeki sonucun neredeyse aynısını alırken, en büyük kaybı yüzde 16,3’ten 11,9’a düşen aşırı sağcı, milliyetçi MHP yaşadı. HDP açısından ise yüzde 10,8 ile barajı geçmiş olsa da Haziran seçimlerine oranla 2,3’lük puanlık bir oy kaybı söz konusu oldu.

Beklentilerin aksine MHP ve diğer küçük milliyetçi partilerin oylarının CHP’ye değil de AKP’ye aktığını göstermesi, hem ülkedeki milliyetçiliğin vardığı kaygı verici düzeyi hem de AKP’nin bu yöndeki taktiğinin kendisi açısından tuttuğunu gösteriyor. Bu taktik kısaca korku, kan, terör şeklinde kendi ifadesini buldu. Haziran seçimlerinin ardından yaşanılan süreçte 500 civarında insan hayatını kaybetti, kitlesel saldırılara tanık olundu, Suruç ve Ankara’da kitlesel katliamlar yaşandı. Tüm bunları da AKP ve yandaşları kaos planlarının bir parçası olarak kendi lehlerine kullandılar.

Her ne kadar geçen 5 ay süresince yaşanılan bunca çılgınlık göz önünde bulundurulduğunda tamamen ihtimal dışı olmasa da, AKP’nin aldığı oy oranın büyüklüğü tek başına seçim hileleriyle açıklanabilir değildir. Eğer böyle bir şey varsa, bu, ortada karmaşık teknolojik yöntemlerle yapılmış büyük bir hırsızlığın olduğu anlamına gelir. Fakat MHP ve CHP’nin kaybettikleri (milliyetçi) oylar 6-8 Eylül’de Türkiye’nin batı illerinde yaşanan büyük milliyetçi ve ırkçı saldırılarla yan yana konulduğunda, AKP’nin elde ettiği yüksek oranın kendini açıklar nitelikte olduğu görülecektir. AKP 5 aylık süre içerisinde Kürtlere savaş açıp milliyetçilik ve ırkçılık canavarını kendi kontrolünde uyandırarak kendine kanalize edebildi.

AKP Kürt illerinde de belli bir oranda oy almış ve milletvekili sayısını arttırmıştır. Bu oyların bir kısmı yine korku, yılgınlıkla ve seçime katılmayan Hüda-Par tabanı gibi İslamcı kesimlerden gitmişse de en önemli kısmı seçime katılımın Kürt illerinde düşük olmasıyla elde edilmiştir. Özellikle HDP’ye oy veren kesim savaş koşullarındaki baskıyla oy kullanması engellenmesi bunda etkileyici oldu.

AKP’nin zaferinin anlamı ve bazı öngörüler
AKP ve Erdoğan’ın bu zaferi bir Pirus zaferidir. Yani büyük kayıplar pahasına kazanılmış ve bu yüzden elde tutulması da bir o derece kayıplara mâl olacak bir zafer. Bu zafer AKP ve Erdoğan’ın suç yükünü büyütmüştür. O kadar ileri gitmişlerdir ki geri adım atacak bir hareket alanları kalmamıştır artık. Bu yüzden de bu zaferi elde tutmak için baskıyı derinleştirmekten başka çareleri yoktur. Bu baskı başta Kürtlere ve sol muhaliflere karşı olarak kendini gösterse de sistemin kendi içindeki krizleri daha görünür hale gelip, geniş emekçi kesimler üzerinde etkisini hissettirmeye başladığında baskı ve saldırılar sesini yükseltmek isteyen tüm kesimlere yönelecektir.

Öyle görünüyor ki ilk önce çoktan başlattıkları, muhalif medya kesimlerini susturup sindirmekle başlayacaklar işe, daha doğrusu başlattıkları işi devam ettirecekler. Şimdiden AKP yanlısı Star gazetesinin AKP’nin “diplomatik olamayan” iç sesi olan Cem Küçük gibi yazarlar kontrollerine alamadıkları medya kesimlerine tehditlerle ültimatomlar vererek diz çökmelerini istemektedir.

Aynı şekilde Kürdistan’da da Temmuz’da başlatılan savaşın derinleştirilerek sürdürülmesi söz konusudur. İki seçim arasındaki beş ay sürede Kürt illerinde tanık olduğumuz baskı ve şiddet yine özel güvenlik bölgelerin ilanı, günlerce süren sokağa çıkma yasakları, siyasi tutuklamalar, çeşitli korkutma ve sindirme yöntemleriyle devam edecektir.

Ayrıca Rojava’daki gelişmeler de HDP’nin yükselişi ve AKP’ye karşı net bir politik tavır almasının yanında, AKP’nin Kürt sorununda “çözüm süreci”ne yaklaşımını ve tutumunu belirleyen önemli bir faktördü. Özellikle Haziran’da Kobanê kantonunun doğusundaki Tel Abyad kentinin (IŞ)İD’nin elinden alınması bir dönüm noktası olmuştu. Tel Abyad’ın düşmesiyle sadece (IŞ)İD’in Türkiye-Rakka bağlantısı kesilmekle kalmayıp aynı zamanda Rojava’nın üç kantonundan ikisinin coğrafi olarak birleşmesi sağlanmıştı. Şimdi Türkiye’nin ana stratejisi bölgede Kobane’nin batısından Afrin kantonuna kadar Türkiye’yle sınır olan ve (IŞ)İD’ni kontrolünde bulunan alanın Rojava güçlerinin eline geçmesine mani olmak üzerine kurulu. Bundan sonra gerek hükümetin gerekse de devletin Kürt sorununda çözüm sürecini “buzdolabından” çıkartıp çıkartmamasında Rojava üzerinde yapılan taktik savaşlar ve pazarlıklar önemli belirleyenler olacaktır.

HDP başarısız mı?
2014 yerel seçimlerinde HDP batıda %2 (Kürt illerinde %4-5) civarlarında oy aldığında birçok sol grup HDP’nin sol bir kitle partisi olma projesinin başarısız olduğunu iddia etmişti. Oysa aynı yılın Ağustosunda HDP’nin adayının Cumhurbaşkanı seçimlerinde neredeyse yüzde on oranında oy alması Türkiye’de yeni bir kitle partisinin oluşumu potansiyelinin var olduğunun açıktan işaretiydi. Ardından HDP’nin Haziran genel seçimlerine parti olarak girmesi kararı da büyük risk olarak görülüyor, HDP’nin yüze 10 barajının geçmesinin zorluğu tartışması yaşanıyordu. HDP’nin 7 Haziran seçimlerinin ardından yüzde 13,1 oy oranıyla 80 milletvekilini parlamentoya göndermesi sansasyonel bir sonuçtu ve büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Oysa HDP o zaman şimdi elde ettiği yüzde 10,8’lik oy oranını almış olsaydı da bu haklı olarak büyük bir zafer olarak görülecekti. Çünkü mevcut durumda mesele nicelikten daha çok nitelikle ilgilidir ve kuşkusuz yüzde 10 barajı bu niteliği belirleyen unsurdu.

HDP Haziran seçimleri öncesinden başlayarak büyük saldırılara maruz kaldı. Mersin ve Adana’da bürolarında büyük katliamlar amaçlı bombalı saldırılar yapıldı. Seçime iki gün kala yüzbinlerin katılımının olduğu/beklendiği Diyarbakır mitinginde bombalar patlatıldı. Seçimden sonra bu baskılar Temmuz ayında Suruç’tan başlayarak 100’ün üzerinde insanın canının alan ülke tarihinin en büyük saldırısı olan 10 Ekim Ankara katliamına kadar devam eden saldırılarla derinleştirilerek HDP’nin seçim çalışmaları imkânsız hale getirildi. Egemenlerin Türk ve Kürt işçi sınıfının birliğini sağlayabilecek bir gelişme olarak HDP’nin yükselişinin karşısında tutumu ve engelleme taktiği ülkeyi 6-8 Eylül’de bir iç savaşın eşiğine getirdi. Başta Erdoğan olmak üzere AKP ve yandaşları devletin tüm imkânlarını da kullanarak HDP’yi sürekli olarak PKK ile özdeşleştirip Türkiye işçi sınıfı nezdinde itibarsızlaştırmak için her türlü çabayı sarf etmekten geri durmadılar.

Tüm bunlarla rağmen HDP’nin yüzde 10 barajını aşmış olması bu koşullar altında büyük başarıdır. Beklenenin aksine Kürdistan’da da kısmi bir oy kaybına rağmen barajın altında kalmaması HDP’nin batıda da belli bir kesimin, en azından solun desteğini konsolide etmiş olduğunu gösterir. Seçim öncesi genel kanı ise bunu tersi yönündeydi. Buna göre, HDP Haziran seçimlerinde batıdan AKP’nin tek başına iktidarını engelleyici kilit rolünden dolayı emanet oy almıştı ve 1 Kasım’da ise bu oylar CHP’ye geri dönecekti, HDP ise Kürt illerinde oylarını yükselterek bunu telafi edecekti.

Yeni dönem ve olanaklar
Seçim sonuçlarının belli olmaya başladığı gece birçok kesimde ilk başta haklı olarak bir hayal kırıklığı ve moral bozukluğu yaşandı. Bazı kesimler tepki olarak ülkeyi terk etmekten bile bahsettiler. Özellikle sol arasında bunun bir yenilgi olup olmadığı tartışılmaya başlandı. Bu sorunun cevabı nereden bakıldığıyla ilgilidir. Yenilgiden, kazanımların kaybedilmesi anlaşılıyor ise, burada bir yenilgi söz konusu değildir. Çünkü özellikle 2013 Haziran’ında ortaya çıkan Gezi protestolarından bu yana mücadelenin geldiği aşamada inişler çıkışlar olmakla birlikte, bir gerileme söz konusu değildir. Bilakis gerek seçim istatistiklerine gerekse de genel olarak toplumda hükümet karşıtı tutumlara bakıldığında alttan alta sol bir eğilimin çoktan oluşmaya başladığı görülecektir.

Ancak diğer taraftan Erdoğan’nın oldukça gerilediği bir durumda birden güç takviye etmesiyle mücadelenin büyük bir darbe aldığı ve zorlu yeni bir etaba girmiş olduğu da bir gerçektir. Fakat sol muhalefetin özellikle de son üç yılda önemli deneyimler elde ettiği ve bazı politik dersler çıkardığı da göz ardı edilmemelidir. Bunların içinde en önemlisi tüm uygun nesnel koşullara rağmen, kitlelerin yüzünü çevirecekleri ve büyüklü küçüklü mücadeleleri bir araya toplayıp ileriye taşıyacak bir özneden yoksun oluşun fark edilmesidir. HDP’nin kısa zamanda elde ettiği başarı böyle bir öznenin nasıl bir etki ve potansiyele sahip olacağına iyi bir göstergedir. Fakat her şeye rağmen HDP’nin, özellikle de PKK ile özleştirilmesinden dolayı bu görevi tek başına yerine getirmesi zor ve karmaşıktır.

2014’ün sonbaharında kısa sürede inşa edilen Birleşik Haziran Hareketi’nin 7 Haziran seçimlerinde sekter yaklaşımından kaynaklı olarak herhangi bir tutum geliştirememiş olması onun artık neredeyse hiçbir şey ifade etmemesine yol açmıştı. Her ne kadar 1 Kasım seçimleri için de net bir tavır geliştirememiş olsa da BHH’nin bileşenlerinin çoğu tekil olarak bu kez doğru bir tutumla HDP’yi desteklediler. Şimdi buradan kavranıp HDP/HDK, BBH ve diğer tekil grupların dahil olabileceği yeni bir büyük cephe bu süreçte pek ala yeni bir kristalizasyon yaratabilir. Bu sadece olanakları itibarıyla değil aciliyeti nedeniyle de gereklidir.

Son zamanlarda özellikle HDP çevresinden “bir demokrasi bloğu” inşa edilmesi çağrıları yapılmakta olması bu ihtiyacın birçok kesimde fark edildiğini ve karşılanmasının mümkün olduğunu gösteriyor. Adının ne olacağı birinci derecede önemli olamasa da böyle bir blok, demokratik taleplerle işçi sınıfının sosyal taleplerini birleştiren bir hedefle oluşması durumunda, orta vadede geniş kitleleri kendisinde toplamayı becerip, hükümete ve sisteme karşı yeni bir alternatif sunabilir.

Bunun için somut ilk adım olarak DİSK, KESK, TMMOB, TTB, HDP ve BHH’nın inisiyatifi ve çağrısıyla merkezi bir konferans organize edilebilir. Fakat bu konferansın daha önceleri yapılageldiğinin aksine herhangi bir otelin bir salonunda çeşitli parti ve örgütlerin yöneticilerinden oluşan temsilcilerin bir araya gelip bir şeyler ilan etmesi şeklinde değil, bilakis önceden hazırlanıp işçi sınıfından geniş bir katılımını hedeflendiği bir spor salonunda gerçekleştirilecek bir kongre formatında olmalıdır. Böyle bir kongrede işçi sınıfının çeşitli demokratik ve sosyal taleplerinin sıralandığı bir sonuç bildirgesiyle, iki önemli talebin önde olduğu ve orta vadeli bir mücadeleyi öngören bir kampanya başlatılabilir. Bu taleplerden ilki gerek Türkiye’de gerekse de bölgede en can alıcı sorun olan savaşın durdurulması, diğeri ise yine işçi sınıfının yaşam standardını direk ilgilendiren asgari ücretin aylık 2 bin Liraya çıkartılması olabilir.

Önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesine damgasını vuracak ve alınan bu darbeyi bertaraf edecek olan şey, Türkiye sol hareketinin bu durumdan gerekli dersleri çıkartıp, birleşik bir güç inşa edip edemeyeceğidir.

 

Comments are closed.