Sosyalist Bir AB Eleştirisi |Conny DAHMEN

Published On 8 Mayıs 2017 | Dünya, Son Eklenenler

AB’nin Reforme Edilmesi mi Yoksa Kapitalistler Kulübüyle Köprüleri Atmak mı?

|Brexit oylaması sol içerisinde Avrupa Birliği’ne karşı tutum konusundaki tartışmaları tekrar ateşledi. Die Linke (Sol Parti, Almanya, ç.n) içerisinde bir kesim bu devletler birliğine yerinde eleştirilerde bulunurken bir kesim ise milliyetçiliğin sınırlandırılması bağlamında AB’nin reforme edilmesini talep ediyorlar. Ne var ki AB, bozuk bir işletim sistemi misali birkaç düzeltme ve güncellemeyle yeniden başlatılabilir mi?

Bu yaklaşıma göre “yeniden başlatma” birçok önlemi içermeli; örneğin kamusal altyapı ve genç işsizliğinin önlenmesi için yıllık yüz milyar Euro’luk bir program, istikrar ve büyüme paketinin sonlandırılması, AB çapında asgari ücret uygulaması, işletmelere vergi taban katsayısı getirilmesi ve mülteciler konusunda dayanışmacı bir tutum gibi. Bunları hayata geçirebilmek için ise yine üye devletlerin sosyal, ekonomi ve vergi politikalarının birbiriyle uyumlu hale getirilmesi, AB kurumlarının demokratikleştirilmesi ve AB Parlamentosu’nun ulusal parlamentolar gibi yetkilere sahip olması gerekiyor. Ayrıca bunlar için eski AB anlaşmalarının kaldırılmasına gerek bile olmayacağı söyleniyor. Katja Kipping (Sol Parti Eş Başkanı ç.n) 27 Haziran 2016’da Junge Welt gazetesine verdiği bir röportajda şöyle diyor: “Bun anlaşmaların ruhunda neoliberalizm var. Fakat şayet ulusal hükümetler farklı tutum takınmış olsalardı, bu anlaşmalar dahilinde daha fazla demokrasi ve daha fazla sosyal adalet yararına başka bir siyaset de mümkün.”

Eğer bunun için tüm üye ülkelerde sol partilerin iktidara gelmesi gerekiyorsa, bu “yeniden başlatma”nın ufukta görünmediğini çok kolay söyleyebiliriz. Ama eğer bazı ülkelerde sol partiler iktidara gelirlerse, o zaman da bu hükümetler durup diğer ülkelerde de aynısının gerçekleşmesini bekleyecek değiller. Tam tersine emekçilerin çıkarları için ve dolayısıyla da AB’ye karşı politikaları hayata geçirmek için tüm gerekli önlemleri almak zorundalar. Yunanistan’da yakın zamandaki tecrübeler bize Troyka ve benzerlerinin, sol bir hükümeti nasıl dizleri üzerine çökmeye zorlayacağını gösterdi. SYRİZA, AB ve Euro çerçevesinden çıkmak istemediği için şantaj yapılabilir hale geldi. SYRİZA’nın programının hayata geçirilebilmesi, sadece Çipras’ın sosyalist bir hükümet programını hayata geçirip, böylece de AB ve EURO’dan atılmayı göze alması ile mümkün olabilirdi. Yunanistan deneyiminden çıkartılacak en belirleyici ders budur.

Hiç değilse kağıt üzerinde bile olsa, Avrupa’daki bazı sol güçlerin aynı sonucu çıkardıkları görülüyor: Daha 2010 yılında AB’nin en ateşli savunucusu olan ve AB’nin Yunanistan için öngördüğü Memorandum’a (kemer sıkma politikaları paketi ç.n) destek veren Portekiz’deki Sol Blok buna dair tutumunu 180 derede değiştirdi. Ve İspanya’da Podemos ile son seçimlerde birlikte hareket eden  İzquierda Unida’nın (Birleşik Sol) yeni Genel Başkanı Garzón AB’yi “halkların egemenliğine ya da her türlü sosyal dönüşüme uyumsuz ve reforme edilemez” olarak tarif ediyor. Garzón ayrıca garanti veriyor: “O an geldiğinde çoğunluğun yararına olacak bir ekonomi politikanın, mesela AB’den atılmak gibi, tüm sonuçlarını üstlenmeye hazır olacağız.”

Sosyal adaletli, demokratik ve barışçıl bir Avrupa, sadece AB’nin şu andaki haline değil, ayrıca büyük sermayenin bir projesi olarak tüm konseptine büyük bir tezat oluşturuyor.

Karın ve Sermayenin Enternasyonal’i

AB hiçbir zaman hepimizin hayatını güzelleştirmek için kurulmadı, bilakis kapitalistler için avantaj ve yüksek karlar sağlamak için kuruldu. Daha 20. yüzyılın başında Avrupa sınırları içerisinde ekonomik anlaşmalar yapmak için çeşitli denemeler oldu. Ta ki 1952 yılında Fransa, İtalya, Benelüks devletleri (Belçika, Hollanda, Lüxemburg, ç.n) ve Almanya tarafından Avrupa Topluluğu (AT) ve AB’nin öncülü olan Kömür ve Çelik için Avrupa Topluluğu’nu kurulana dek.

Daha o zamanlar barış projesi olarak lanse edilen bu oluşum, her şeyden önce Batı Avrupa’daki kömür ve çelik sanayinin etkili bir biçimde inşası ve başlamakta olan Soğuk Savaş’ta Sovyet karşıtı bloğun güçlendirmesi amacına hizmet etmekteydi. Diğer başka bir amaç ise toplumun büyük bir kesimin halen sosyalist düşünceler taşıdığı ve sanayinin devletleştirmesini  (kamulaştırma, ç.n) savundukları savaş sonrası Avrupa’sında kapitalizmin imajını kurtarmaktı. Yine de tüm bu sözde pozitif bir gelecek imajına rağmen ta o zaman işçi hareketi bu Montanunion’un (Avrupa Kömür Çelik Topluluğu, ç.n) her şeyden evvel kömür ve çelik üretiminin üzerindeki özel mülkiyeti garantilemek için var olduğunu çok çabuk kavradı.

ABD, Japonya gibi ülkelerin ekonomik olarak önde oluşu ve daha sonra da bunun için çabalayan Çin gibi rakiplerin baskılamasıyla 1980’den beri iç pazar sürekli genişletildi, bir “ortak dış ve güvenlik politikası” geliştirildi, AB kuruldu, Euro’ya geçildi ve bir dizi yeni üye ülke katıldı ki bunların daha çok ikincil bir rolleri var.

Egemenler, İşçi Sınıfına Karşı Birlik

Tüm bunlar AB’yi AB içinde ve dışında nüfusun büyük çoğunluğuna karşı ortak mücadelede birleştiriyor. Sömürünün keskinleştirilmesi, çalışma stresinin yükseltilmesi, düşük ücret sektörünün yaygınlaştırılması ve bunun gibi saldırılar AB dışında da gerçekleşiyor. Fakat AB ve Euro tüm bunların hayata geçirilmesi için etkili araçlardır. Neoliberal politikaları yerleştirmek, işçi hareketinin ve sosyal hareketlerin bin bir güçlükle elde etmiş olduğu kazanımlarını yok etmek için TTİP (Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması) ile bunlara bir tane daha eklenmiş olacak.

Örneğin kamuoyu araştırmalarına göre Britanya halkının yüzde 70’inin desteklediği, İşçi Partisi’nin (İngiltere, ç.n) yeni Genel Başkanı Jeremy Corbyn’in Britanya Demiryolları için talep ettiği kamulaştırmayı (tekrar kamulaştırmayı da) AB yasası genel olarak yasaklıyor. İrlanda’da evlerdeki suyun paralı hale gelmesine karşı kitle hareketinin elde ettiği zafer AB anlaşmaları tarafından aynı şekilde sorgulanıyor. Bu anlaşmaları düzeltmeye çalışmak bir işe yaramaz. Çünkü bu anlaşmaların esas hedefi emekçilerin değil, tam olarak bankaların ve büyük şirketlerin avantajları için standartlar oluşturmak ve onların çıkarlarını kollamaktır. Bu konuda AB Parlamentosu’nun başat çoğunluğu ya da ulusal iktidarlar da bir şey yapamazlar. Burada işe yarayacak tek şey, kağıt parçalayıcı ve çöp kutusudur. Bizim amaçlarımıza uygun yapıda olamayan, egemenlere ait araçları biz neden kullanmaya devam etmek durumunda olalım? Kim bir çekici bir tornavida niyetine kullanır ki?

Ayrıştırıp Bölme Aracı Olarak AB

Pek tabi ki kimse seyahat serbestisini, AB vatandaşlarının tüm üye ülkelerde oturum hakkını, açık sınırları kaldırmak istemiyor. Fakat bu ilerlemeler AB’yi ne hop diye enternasyonalist ne de bir barış projesi yapar. Evet; AB, üye ülke vatandaşlarını görece özgür bir biçimde yurtdışında çalışmalarını, üniversiteye gitmelerini ve oralara yerleşebilmelerini sağlıyor, bu doğru. Ancak AB politikaları günümüzde sadece bunları değil, aynı zamanda insanları bunları yapmaya zorlayan koşullara da neden oluyor. Özellikle de Güney Avrupa ülkelerinden genç insanların, kitlesel işsizlik ve gelecek perspektifsizliği karşısında ülkelerinin dışına kapağı atmağa çalışmak dışında neredeyse hiç seçenekleri yok. Ve daha geçen sene, mesele mültecilerin sınır dışında tutulmasına geldiğinde, bu açık sınırların nasıl da hızlı kapandığını ve AB üye ülkelerinin tekil olarak milli çıkarlarının karşıtlığının su yüzüne keskin bir biçimde çıkabildiğini gördük.

Üretim güçlerinin gelişiminin ulus devletinin sınırlarını aşmasının kapitalistler için apaçık avantajlarına rağmen, nihayetinde onların ulus devletsiz yapmalarının imkanı yoktur. Zira en geç ekonomik kriz zamanlarında kendilerini yabancı rakiplere ve içerdeki işçi sınıfının direnişine karşı korumak için ulus devlete ihtiyaç duyarlar. Tarihin hiçbir noktasında AB ülkeleri arasındaki rekabet kavgası durmadı. Bilakis bu mücadele daha da derinleşti, ki bunda da ekonomik olarak zayıf ülkeler kaybetmekteler. Özellikle de Euro nedeniyle birçok ülke için rekabet dezavantajları katlanarak keskinleşti. Çünkü artık eskiden olduğu gibi para birimlerini ihracat avantajı için devalüe etme olanakları kalmamıştır.

Böylece AB herkes için daha fazla refah yerine Avrupa periferisinde sanayisizleşmeyi tetikleyerek özellikle de Alman şirketleri için kolay girilebilen, rekabet tehlikesi olmayan bir pazar sundu. Dayanışma birlikteliği yerine, Troyka ve diğer kurumları aracılığıyla AB, dayattığı “reform şartları” ile devlet bütçelerinin ve siyasetinin kontrolünü fiilen eline alarak bezdirdiği PİGS devletlerini (Portekiz, İtalya, Yunanistan ve İspanya, ç.n.) neredeyse sömürge kademesine getirdi. Örnek bir kriz yöneticisi olarak kabul edilen İrlanda Hükümeti, her iki yılda bir Troyka’ya plan ve rapor sunmak zorunda.

Avrupa güçleri birbirilerine karşı savaş yürütmüyor olabilirler. Fakat bunun yerine diğer başka birçok yerlerde bunu yapıyorlar. Tek başına Alman Federal Ordusu’nun Sırbistan’dan Afganistan’a kadar birçok yerdeki savaş gayretleri ve AB’nin kendi kapısının önü sayılan Ukrayna’daki savaş konusunda pasifist yaklaşımı bunların foyasını ortaya çıkarmaya yeterlidir.

Kapitalizm, Yedek Parçası Olmayan Tükenmiş Bir Modeldir

“Euro Krizinden” beri Alman sermayesinin liderliğinde, sözde “kurtarma paketleri” aracılığıyla ücret ve sosyal haklar aşağıya çekilip durmakta. Bunun birçok ülkede yol açtığı devasa sefalet ve sosyal yıkım, yanlışlıkla yapılan hataların sonucu değildir. Bilakis, bunlar kapitalist sınıf sisteminin amaçları doğrultusunda iyice tasarlanarak yapılmaktadır. Ekonomik krizler, kapitalizmin kaçınılmaz yönleri oldukları ve şirketler için yatırım olanaklarının sınırlılığı, üretim ve kapasite fazlalığından dolayı sürekli tekrar ettikleri için, “daha zeki” veya “sol” iktidarlar bile bunları engelleyemezler. Bu hükümetlerin, krizlerin sonuçlarını toplumun emekçi kesimlerinin aleyhine işlemesini önlemek için hareket alanı sistem içerisinde çok sınırlıdır. Ücretliler, işsizler, gençler, emekliler yararına bir politika sürdürmek, sosyal hak ve istihdam alanlarının yok edilmemesi, özelleştirme ve ırkçılığın önünü kesmek için sadece AB çerçevesi çok dar değildir. Nihayetinde tüm bu kapitalist piyasa mekanizmasının ortadan kaldırılması talep edilmek zorunda.

Günümüzde kapitalizm hiçbir kalıcı iyileştirme ve yaşanabilir bir gelecek sunamaz. Kapitalizm, başka krizlere, savaşa, dışlamacılığa ve kısacası daha da kötüleşen bir yaşama götürür. Solun onu her çeşit marifetle tamir etmeye çalışması değil, onu nasıl ortadan kaldırabileceğimizi göstermesi gerekir. Bunun için AB’nin yıkılmasını bekleyemeyiz (bu, kendi iç çelişkilerinden dolayı hiç de uzak olmayan bir gelecekte mümkünse de), bilakis bir veya birden fazla ülkede oluşabilecek herhangi bir sosyalist iktidar, Avrupa işçi sınıfının ayağa kalkarak enternasyonal düzeyde yeni bir alternatifin oluşturmasının yolunu açabilir. SYRİZA Hükümeti şayet direnip, kesintilerin ve özelleştirilmelerin geri alınması, sanayinin kamu mülkiyetine geçirilmesi, yeni istihdam sahaları için girişimde bulunmak gibi sosyalist önlemler alsaydı, Yunanistan AB ve Euro Bölgesi’nden atılırdı ve bu da örnek olarak milyonlarca insana kendi ülkelerinde bankalara ve büyük şirketlere karşı mücadeleye girmeleri için ilham olurdu.

Cádiz’den  (İspanya, ç.n) Reijkjavik’e  (İzlanda, ç.n) kadar işletmelerde, okullarda, üniversitelerde, iş-kurların kuyruklarında bizler aynı ortak çıkarlara sahibiz. Çünkü tüm Avrupa’da (ve dünyada) hepimizin sorunları aynı. Bir ülkede başarıya ulaşabilecek bir hareket, devasa bir desteği elde ederek tüm kıtaya yayılır ve hakiki bir “İnsanların Avrupası’nda” ülke sınırlarını daimi olarak ortadan kaldırabilecek bir potansiyele sahip bir hareketin başlangıcı olabilir.

Avrupa halkının yararına gerçek bir enternasyonalist, dayanışmacı, demokratik devletler birliği –kendimizi kandırmayalım- sadece sosyalist bir ekonomik sistem temeli üzerinde işleyebilir. Geniş kitlelere hiçbir etki etme imkanı vermeyen ulusal ve Avrupa gevezelik parlamentoları ve onların baskıcı kontrol organları da gerçek demokratik devlet yapılarıyla ikame edilebilir. İşletmelerde ve mahallelerde demokratik bir biçimde seçilmiş komitelerden yola çıkarak bölgesel ve ülke çapında ağlar ortaya çıkar ve buralardan yine enternasyonal bir ağ kuracak sosyalist bir devletler birliğini koordine edecek olan hükümetler oluşturulabilir.

Haddinden fazla maaşlı, gerçeklikten uzak, yaşam boyu milletvekilliği yerine, vekillerin her an seçilip geri çağrılabilmesi ve ortalama çalışma ücretinin üstünde ücret alamaması gerekir. Bu şekilde ekonomi demokratik bir biçimde planlanıp koordine edilebilir ve ürünler gerek ülke içerisinde gerekse de ülkeler arasında insanların ve doğanın yararına dağıtılıp kullanılabilir.

 

 

 

 

 

Comments are closed.